Facebook

Sitemize üye olup şiir ve yazılarınızı paylaşabilirsiniz. Hemen Ücretsiz Üye Olun!

Eğitimci Yazar ve Şairler (Eyaş), içmeden aşk sarhoşu olan ve gelecek nesillere benimde bir kaç kelamım var diyenlerin sitesi.

Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için Kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adınız:
  

Şifreniz:
  





Forumda Ara

(Gelişmiş Arama)

Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler: 1,604
» Son Üye: euxoisa
» Toplam Konular: 9,671
» Toplam Yorumlar: 10,158

Detaylı İstatistikler

Kimler Çevrimiçi
Toplam: 49 kullanıcı aktif
» 0 Kayıtlı
» 49 Ziyaretçi

Son Yorumlar
Bo rehmetî Mela Mistefayê...
Forum: Kürtçe Şiirler
Son Yorum: KelOminia
16-09-2019, Saat: 09:56
» Yorumlar: 1
» Okunma: 841
Azerice Aşk Sözleri Azeri...
Forum: Aşk Sözleri
Son Yorum: StevHiva
05-09-2019, Saat: 05:17
» Yorumlar: 1
» Okunma: 2,630
Peyamên Înîye yên Kurdî H...
Forum: Kürtçe Mesajlar/Peyxam-Hinare
Son Yorum: StevHiva
04-09-2019, Saat: 20:16
» Yorumlar: 3
» Okunma: 31,099
Ben Anadoluyum Şiiri Hacı...
Forum: Anadolu Şiirleri
Son Yorum: MicheleDub
23-08-2019, Saat: 23:06
» Yorumlar: 5
» Okunma: 776
Lord Ullin's Daughter
Forum: Diğer Yabancı Şairler
Son Yorum: KelOminia
06-08-2019, Saat: 08:10
» Yorumlar: 4
» Okunma: 723
O GECE
Forum: Kahramanlık Şiirleri
Son Yorum: admin
15-07-2019, Saat: 01:47
» Yorumlar: 1
» Okunma: 153
15 TEMMUZ KAHRAMANI: ŞEH...
Forum: Kahramanlık Şiirleri
Son Yorum: admin
15-07-2019, Saat: 01:44
» Yorumlar: 1
» Okunma: 114
AKÇAABAT’A DAİR DÜŞLER VE...
Forum: Haftanın Yazısı
Son Yorum: M. Nihat Malkoç
14-07-2019, Saat: 14:04
» Yorumlar: 0
» Okunma: 173
ŞAH BEYİTLER-1
Forum: Türkçe Şiirler
Son Yorum: M. Nihat Malkoç
13-07-2019, Saat: 18:59
» Yorumlar: 0
» Okunma: 594
GEÇMİŞİN AYNASINDAN YANSI...
Forum: Haftanın Yazısı
Son Yorum: M. Nihat Malkoç
13-07-2019, Saat: 14:25
» Yorumlar: 0
» Okunma: 107

 
  AKÇAABAT’A DAİR DÜŞLER VE DÜŞÜNCELER
Yazar: M. Nihat Malkoç - 14-07-2019, Saat: 14:04 - Forum: Haftanın Yazısı - Yorum Yok

M. NİHAT MALKOÇ

Akçaabat, Karadağ’ın koynunda uyur her gece. Sağanak yağmurlar emzirir kuruyan toprağını. Masum gözbebeklerinin pırıltısında uyanır her sabah… Bir simitçinin mahmur sesiyle sokaklar gerinir, uyanır derin uykusundan. Kıtlama içilen demli bir çayın huzuru hiçbir şeye değişilmez sabahın kör saatlerinde. Çayla simidin dostluğu sofraların ağır misafiri köfteyi bile kıskandırır. Kentin sokakları doğan güneşe selam durur kristal bakışlarıyla. Zirvedeki bulut göz kırpar asırlık çeşmelerin gümüş işlemeli kurnalarına. Yamaçlara sıkıca tutunan sisler örter tüllerin ardında saklanan emsalsiz güzelliği. Şehrengizler hasedinden dört parçaya bölünür kelimelerin billur fanusunda. Vaktin tenhasında uyur geçmişe dair düşler ve sükûtu öğüten gülüşler... Tepeler çiçeklerle bezenir mor şafakların uykuya daldığı demlerde.

Kaldırımlarında zamanın ayak sesleri saklıdır Pulathane’nin. Hüzün sarmaşıkları sarmıştır hatıraların eşiğini. Zamanın beşiğinde sallanır mazinin görkemli saltanatı. Uçsuz bucaksız göklere karışır emek bahçesinde akıtılan terlerin misk ü amber kokusu. Gökkuşağının yedi rengi siner cumbalı evlerin bahçelerine. Ölümü dipdiri kılar soğuk mermer taşlarının ihtişamı. Hicran bir hüzün demeti bırakır yürek kapılarına. Karşılıksız kalır uzaklara gönderilen gül kokulu, hasret yüklü mektuplar… Düşler hüzün elbisesini kuşanır, arz-ı endam ederek süzülür geçmişin kapı aralığından. Yitik güneşler ansızın belirir ufkun ardından. Yara almış hatıralara merhem olur yarına dair düşlerimiz. Koca çınarların gölgesinde soluruz dünün siyah beyaz duygularını. Sebillerden akan berrak sular ruhların kirini süzer kuşatılmış zaman imbiğinden. Esrik duygular gölgelerin eteğine tutuşur vaktin derinliklerinde. Akçaabat’ta zaman büyür alabildiğine. Kuşatır sonsuzluğu denizin mavisi, dağın yeşili…

Dağların yeşilini, göğün mavisini genç bir kız edasıyla giyinir Akçaabat her sabah… Ulu çınardan bir iri yaprak düşer… Çınar yine de bir şey kaybetmez gözleri kamaştıran ihtişamından. Ölüm çalar ruhların kilitli kapısını. Tozlu albümlerde kalan yarısı yırtık bir fotoğraf, yaşama dair tek tanığınız olur. Ayaklanır, sımsıcak soluğu kesme taşlara sinen küllenmiş tarih…. Sargana’da toprağının kara bağrında yatar yeşil sarıklı şehitler… Mermerlerin nabzından ve âminler yankılanan kubbelerden bir el uzatılır yaşayan fanilere. Zamana tanıklık etmiş Ak Cami, salâtsız felah olmayacağını haykırır günde beş kez süngü misali minarelerinden. Ruhlar kıyama durur servilerin zikre daldığı aydınlık seherlerde.

Gönüllerin başkentidir Akçaabat... Sırf bu yüzden tafra satmasını çok görmemek lazım bu şehre… Mütebessimdir bu kentin düne bakan yüzü. Dünle bugün, bugünle yarın arasında sağlam köprüler kurar gece gündüz demeden. Eksik yanlarımızı da tamamlar aslında. Neftî minyatürlere gömülen tarih, Orta Mahalle’de uyanır mahmur gözlerle. Serzenişlerin ahı tutar gök kubbenin yedi kutlu basamağını. İsyan sözcükleri yakılır her yanı is tutmuş ocaklarda. Eprimiş düşler gecelerin karanlığından kaldırır başını, gözbebeklerimize abanır seherlerde. Ahşap, betonun soğukluğuna ve ruhsuzluğuna isyan bayrağını çeker.

Sokakların doyumsuz güzelliği zamanın gergefinde dokunur altın ipliklerle. Kentlerin tarihinin ayrılmaz bir parçasıdır sokakların tarihi. Nisyana kapalıdır onların belleği. Akçaabat’ta da her sokak bir tarihtir. Orta Mahalle yarınlara müşfik gözlerle nazar eyler karanlıklara inat.... Başını kaldırıp zaman penceresinden bugünlere bakar hüzünlü gözlerle. Belleğimizde tutuşur anılar… Pulathane sokaklarının kesme taşlarında zamanın altın izleri var. Orta Mahalle’de ahşabın saltanatı kamaştırır gözleri. Tarihî doku, zamanı kuşatır çepeçevre. Cumbalı evlerin kahkahası yankılanır betonarme duvarlarda. Dünden bugüne yapmış olduğu kutlu yolculukta yine de zamana direnir bu mahalle. Siyah beyaz karelerde yaşayan tarih, bütün haşmetiyle ‘ben de varım’ der. Öylece tutar zamanın elinden. Bizler umuda kepenklerimizi indirmeden Orta Mahalle’de tarih, nostalji griliğindeki kepenklerini indirmez zamana. Direnir direnebildiği kadar… Kuşanır uhrevî iklimlerin sonsuzluğunu.

Akçaabat hiç uyanmak istemediğimiz bir uykuda gördüğümüz doyumsuz düştür. Bu rüyanın yorumu hayra delalet eder şüphesiz. Yarınlarımız bu rüyada canlanır; uyanır derin uykusundan. Şehir okşar başınızı bir anne şefkatiyle. Geceye dağılan şehrayinler çocuk yanımızı emzirir. Yarısı yırtık bir siyah beyaz resimde tebessümü donmuş silik hatıralar, kalan hüzün artığı ömrün dibacesi olur. Şehre dair düşler ve düşünceler yeknesak hissiyatı kanatlandıran bir barış güvercini gibi süzülür zamanın sonsuzluğunda. Zamana tanıklık eder cadde ve sokakları. Kuytularında yankılanan ses, sessiz çoğunluğun gül renkli avazı olur. Şimdi Akçaabat renk renk, nakış nakış, desen desen kilimdir mazinin epeski tezgâhlarında dokunan. Düşler filizlenir geleceğin şafağında. Umutlar yaprak yaprak açar yediveren misali.

Duygu ve düşünceleri kar beyazlığındadır Karadağ’ın. Gelinliğini kış boyunca çıkarmaz üzerinden. Buz gibi sularla her seherde yıkar esmer tenini. Karlar bile söndüremez yüreğindeki hasret ateşini. Sızım sızımdır denizlere karışan özlemi. O dimdik duruşu bir delikanlı saflığındadır. Buz gibi sularına karışmıştır kahırlar… Bağrında yaşanmıştır aşkların en güzelleri. Sonra da isyan etmiş sevgiye pusu kuran ihanetlere. Yaz gelince bağrında açar türlü çiçekler. Cemreler peşi sıra düşünce buram buram toprak kokusu genzimizde hissedilir. Rüzgâr taşır selamını yüreklerden yüreklere... Selam rüzgârdan evvel gider. Bir genç kızın gergefinde dokunur yarınlara dair umutlar. Hasret ateş olur dağların doruğunda. Kim istemez Karadağ gibi dik durabilmeyi ve son nefesine kadar Karadağ misali dik kalabilmeyi?...

İstanbul’un Eyüp Sultan’ı neyse Akçaabat’ın Sargana’sı da odur bence. Akçaabat’ın ve insanlığın kalbi atar burada. Taş, taşlığını unutturup ancak bu kadar gizli bir ruha bürünebilir. Burada gök boşluğuna açılır mabed… İrşad goncaları iri güllere dönüşür bahçelerde. Sonsuzluğa bir nur kapısı açılır seherlerde… Sargana’da dualar kuşatır gök boşluğunu. Hakk dostlarının şefkat eli değer üzerinize. Boşluğa zincirlenen gönüller huzurla dolar; arınır kirlerinden. Ruhların ateşini ancak Sargana’nın suları söndürebilir. Batıdan doğuya doğru esen meltem, gönülleri ısıtır. O rüzgâr ki, Hak ve hakikat yiğitlerinin kokusunu getirir bize. Rahman Camii’nin kumruları andıran minarelerinden yükselen ezanlar kabrin mermer taşlarına çarparak gönüllerde yankılanır. Bir yanda çınarların azameti, öbür yanda servilerin hüznü, fanilikle bakiliği remzeder aynı karede. Burada mihrabın duvarlarına sinmiştir çağların hükmünü elinde bulunduran Kur’an sesi… Bu ses bizi Hakk’a çağırmaktadır her dem… Akçaabat bu sese kulak vererek yollara düşmektedir seherlerde.

Şehirler mabetleriyle güzeldir, şehirlerin eksiğini mabetler tamamlar. Akçaabat camileriyle de bir başka güzeldir. Kavaklı Rahman Camii’den semaya yükselen ezanlarla günde beş vakit soluklanmaktadır Akçaabat… Bu nefes hayat vermektedir şehre. Akçaabat’ın Ayasofya’sı olan bu mabedin çinilerinde hakikatin gür sesi yankılanmaktadır. Öte yandan Ak Cami’den şehre yayılan gül yüzlü ezanlar Pulathane’ye zamanın altın mührünü vurur. Maziden arda kalan bir hüzün siner içinize. Yürek telleriniz oynar yerinden. Camiin minberinde kâinatın silueti yansır boylu boyunca. Sarmaşık motiflerle sülüs yazılar birbirini tamamlar gibidir. Su sesleri Kur’an seslerine karışarak gönül bahçelerinin ateşini alır. Bu güzel mabet, imanlı alınlardan öperek hayat bulmaktadır. Şehir bu uhrevî yapılarla güzelliğine güzellik katmaktadır. Dünyayla ahret arasında kutlu bir köprü vazifesi görmektedir camiler…

Bir masaldan fırlamış ağırbaşlı bir bilgedir Akçaabat. Yüreklerin kasvetine merhemdir. Koca bir medeniyetin hülasasıdır bu şehir.... Burada atılmıştır sevgi tohumları… Çekirdek bu mümbit topraklarda çınara dönüşmüştür. Sokaklarında bir canlı tarih arz-ı endam eder. Kent zamanın altın beşiğinde henüz çocukken bir yağız delikanlı olmuştur zamanla. Nice gül yüzlü insanları bağrına basmıştır bu topraklar… Gönül dostlarının ruhaniyeti kuşatmıştır bu şehrin her bir zerresini. Yürekler sevgi tomurcuklarıyla bayram yerine dönüşmüştür zaman fanusunda. Zihniniz bu demlerdeyken zaman ırmağında arınırsınız esrik düşüncelerden.

Akçaabat’ın gül yüzlü insanları direnir hayatın zorluklarına. Ödünç umutlar ve güven alınır, satılır çoğu zaman. Taş duvarlarda solmayan bir tebessüm karşılar sizi güneş doğarken. Düşler ve düşünceler beyaza boyanır düşlerin gölgesinde. Adalet terazisinin en ağır taşı olur hak ve hakikat… Yalan ve talanın adı silinir yüreklerden. Güzellik çirkinliği, aşk nefreti, barış savaşı, cesaret korkuyu, inanç isyanı, sessizlik çığlığı, su ateşi, mazi metalik çağın suretini kovar mekânından. Kanaat dolar heybelere. Güvercinler ‘hû’ sesleriyle doldurur camilerin avlularını. Sicim gibi rahmet yağmurlarıyla bulutlanır masmavi gözler… Ezanların uhrevî tınısı günde beş vakit emzirir pörsümüş iştiyaklarınızı. Geçmişe dair her şey tarihin ihtişamına şahitlik eder burada. Asırlar boyunca helal bir ekmek kapısı olur Salı Pazarı ter akıtan müdavimlerine. Sabrın çardağı altında kanaat dantelleri örülür o bembeyaz sevgi ipliğiyle.

Orta Mahalle yüz akıdır Akçaabat’ın. Zamanın ötesine bir koridor açılır zihninizde. Ecdadın aydınlığında def edersiniz karanlıkları. Geçmişten arda kalan hüzün sarar bütün benliğinizi. Endişeleri kovarsınız içinizden. İhtişamı dağlara, taşlara sinen tarih, başını kaldırır bakar zaman penceresinden. Yemyeşil bir buket sunulur size bu kutlu mahalleden. Orta Mahalle geçmişe dair gördüklerini bir anlatsa size, nostaljik sularda ufkun ötesine yol alırsınız. Fırtınalara açarsınız bağrınızı. İçinizdeki ateşi sular bile söndüremez. Aşkların en güzelini seyretmiştir her bir köşe… Nice acılara şahit olmuştur. Buradan yaşanır hayat gönlünce. Hayallerinizi peşi sıra sürükler mazinin ihtişamı. Gerçekler rüyaları kıskandırır bu yerde. Ahşap binalar betonun asık suratına gülümser, biraz da acıyarak ve utanarak…

Akçaabat’ı anlatmak zordur bu sınırlı kelimelerle. Akçaabat, rüyalarımı süsleyen şehir!… Karanlığıma doğan güneş… Acılarımın panzehiri… Yolların kavşağında kılavuzum, en zor zamanlarımda umudum, azgın sularda can yeleğim… Sözlerimi şereflendiren belde, dünya cennetim, yaralarıma merhem, masallarımın iyi yürekli prensesi, alınterim, ekmeğim, tarlamda sararmış tütünüm… Bir küçük fidanın çınara dönüştüğü belde, zemherilerde içimi ısıtan güneş, hicret duygularımın menzili, şiirim, bin yıllık bestem, dudaklarımdan düşmeyen terennüm, gönlümdeki ateş bahçelerini sulayan şehir, karanlık gecelerime doğan mehtap, adıma ve aşkıma düşen kutlu pay, huzurun gölgesi, uçarı gönlümün akıl hocası, hicran ateşimin dumanı, sekerat vaktindeki son nefesim, azgın dalgalara karşı sığınacağım en güvenilir liman… Dar vakitlerde elimden tutan sıcak dost… Akçaabat aydınlık geleceğim…

Gönül lügatimdeki sözler ne kadar da kifayetsiz…Seni başka nasıl anlatabilirim ki!... Dilerim son nefesin sende olsun. Gözümün nuru, kalbimin süruru aziz şehir!... Beni de al o müşfik kollarına, beraber uyuyalım son uykumuzu. Beraber dirilelim bir mahşer sabahı seninle… Dünyaya bir kez daha gelsem inan ki senin toprağında açardım yumuk gözlerimi.

Sözün özüdür Akçaabat… Geleceğe umutla bakmaktadır bu güzel diyar… Herkes bugünlerin şehrini yarına taşıma telaşındadır. Gül yüzlü şehir özüne sadık kalarak geleceği kuşanıyor geçmişten aldığı hızla ve hazla…2018’deki yüzüncü kurtuluş yılına daha bugünden hazırdır. Gülen yüzüyle, Trabzon’un yanı başında güven telkin etmektedir hep… Miş’li geçmiş zamanlardan şimdiki zamanlara yansıyan yekpare bir rüyadır bu şehir... Heykeli dikilmiştir yürek meydanlarına. Kalpler onunla atmaktadır günün her saatinde. Gönül tahtında fermanlar ve hükümler onundur. Hülyalarımızın bahçesinde açan nazenin bir güldür, sevdaya tutulanların kalp çarpıntısıdır. Güvercinlerin yarınlara taşıdığı zeytin dalıdır. Akçaabat hayatın ta kendisidir, duyguların şahlandığı yürek menzilidir. Şiirlere, masallara, hikâye ve romanlara düşen ak ilhamdır. Adıma yazılmıştır hasret payı… Son sözüm Akçaabat’a dair dizelerimde saklı... Akçaabat bu dizelerimin gül yüzlü kahramanı, düşlerimin tanığıdır:

“Gönlü düşürdü yere billâh sakar bu şehir
Yaralı yüreğime çivi çakar bu şehir
Hüzün süvarileri dayanınca yüreğe
Hayal denizlerinden ruha akar bu şehir…
Pulathane içinde saklar vaktin hüznünü
Dünden alıp ilhamı güne bakar bu şehir
Akçayla olur abat gülümser Akçaabat
Selamet sahiline elbet çıkar bu şehir…”

Bu konuyu yazdır

  ŞAH BEYİTLER-1
Yazar: M. Nihat Malkoç - 13-07-2019, Saat: 18:59 - Forum: Türkçe Şiirler - Yorum Yok

ZAN

Vicdanı ifsat eyler, gıybete gebedir zan
Günahları çoğaltır, dengede kalmaz mizan

SALÂ

Sonsuzluk çağrısını duydum salâ sesinde
Ölümsüzlüğü buldum ölümün bestesinde

SULTANLIK

Kula kulluk etmemek saltanattır, hanlıktır
Yalnız Hakk’a kul olmak en büyük sultanlıktır

SÖYLENMEDİK SÖZLER

Söylenmedik sözleri yarına saklıyorum
İmanın cilasıyla ruhumu paklıyorum

BÜYÜK GÖÇ

İnsanlık maveraya göçüyor akın akın
Uzak sandığın ölüm, şah damarından yakın

İMANIN FÂRİKASI

Vefa has bir duygudur, imanın fârikası...
O ki saklı cevherdir, insanlık harikası

GERÇEK YÂR

Bize her var'ı veren, bir var vardır unutma!
Odur sadık dostumuz, gerçek yârdir unutma!

BATAKLIKTAN GEÇERKEN...

Bataklıktan geçerken kirlenmemektir hüner
Çamurlanmamak için, akleyle, çare öner!

KULUN HALİS NİYETİ

Dağlar taşıyamazken mukaddes emaneti...
Ateşi gülzâr eyler kulun halis niyeti

M. NİHAT MALKOÇ

Bu konuyu yazdır

  GEÇMİŞİN AYNASINDAN YANSIYAN PULATHANE
Yazar: M. Nihat Malkoç - 13-07-2019, Saat: 14:25 - Forum: Haftanın Yazısı - Yorum Yok

M. NİHAT MALKOÇ

Zaman akıp gidiyor bir nehir misali… Geceler uzuyor Akçaabat’la bütünleşen rüyalarımda. Hareleniyor mazinin gölgesi son deminde hatıraların. Karanlığın kalbinde yatıyor aydınlığın sureti. İçimdeki yangını söndüremiyor Akçaabat sebilleri. Bir çınar zaman perdesini kaldırıp bakıyor yaşanan zamana. Karadağ’ın etekleri tutuşuyor hasretimden. Başımda düne dair gizli bir sevda… Bağda gülüm soluyor; ocaklarda kül oluyor nihayet… Gözlerim ufukta şafağı bekler durur. Sözler ağıt sıcaklığında, yürekler darmadağın… Gel de toparla paramparça olmuş duygularımı.

Akçakale’de denizin mavisi dağların yeşiline karışıyor. Bir zeytin dalı uzatıyor asık suratlı barutla beslenen çağa. Eli havada kalıyor bir süreliğine. Yakamozlar mavi sulara bir şeyler fısıldıyor sanki. Heybeme doluşan bir demet hülya, yalnızlığıma karışıyor. Bir dilencinin umudu parlıyor sönük ferlerimde. Bu şehir paramparça eder uykularımı. Arada bir şeytan yoklar nefsimi. Özleyen bir bakışta dile gelir anılar. Çayın deminde bulurum hüznün yeşilini. Bütün sayfalarını okumak isterim Akçaabat’ın ak kitabının. Siyah-beyaz resimlerin cümlesine dalmak isterim hasret kıvamında. Eski zaman şarkılarında sen söyleniyorsun Akçaabat, seslerin en yumuşak tonunda. Rüzgâr bana koşuyor alıp da kokunu kollarına. Sürgüne adanmış bir çocuğun gözyaşlarının tuzunda buluyorum seni. Saydam bir bulut gibi belirirsin göklerimde. Yüzümde damlalar, kulaklarımda eski bir besteyi andıran yağmur sesleri…

Akçaabat, geçmişin hayaliyle uyuyor zamanın koynunda… Ak Cami’nin kubbelerinin sessizliği hatıralara yaslıyor başını. Bir martı simit bekliyor cami avlusunda. Zümrüdüankalar dadanıyor sana dair masallarıma. Yağmalıyorlar düşlerimi. Gecenin ayazında içimi senin sevginle ısıtıyorum. Gökte dolunay serenatlar diziyor güzelliğine. Karanlığın pençesinde dağılıyor uykularım. Yalnızlığın uzun bestesi kulaklarıma değiyor gramofonda. Büyüdükçe büyüyorsun yalnızlığımda. Göçmen kuşların kanatlarına yazıyorum adını; götürsünler adını ve kokunu uzak diyarlara. İsmini ezberlesin hasedinden çatlayan şehirler; seni ansınlar her gece…

Deniz kucaklıyor şehri büyük bir arzuyla… Akçaabat göz kamaştırıyor sahilde. Dalgalar öpüşüyor kıyılarla. Takalar ufka umut taşıyor gecenin sabaha dönüştüğü vakitlerde. Her gurup vakti suları ateşe veriyor gizli bir el… Yüreğimde birikiyor dolunaydan damlayan parıltılar. Gamı kasveti sürüyorum namluya. Çözülüyor yürekçiğin düğümleri. Kan kırmızı şafaklarda büyüyor arzularım damar damar…

Sargana’da uhrevi ve sonsuz bir uykuda melek kanatlı ruhlar… Ölümün rengi gülkurusudur bu adsız mezarların gölgesinde. Korkular manevî ıtır kabilinden kokulara karışır mezar taşlarının âlemlerin ötesine bakan esrarlı aynalarında. Kırılır faniliğin boynundaki tasmalar. Dağılır göklere gönüllerden dudaklara yansıyan tebessümler. Buz tutan alnıma uzanır sımsıcak bir el… Okşadıkça başımı unutturur bana yetimliğimi, öksüzlüğümü… Lodosların dağıttıklarını kıble rüzgârları toplar yeniden.

Şairlerin yüreğine düşen ilham olursun Akçaabat... Defterler dolusu şiir yazılır senin için. Sırça köşkler kurulur yakuttan kelimelerden. Denizler mürekkep olsa yetmez güzelliğini tasvire. Pulathane, kimliğimde yazılan altın yaldızlı bir ad olur. Duygularımı, düşüncelerimi, serzenişlerimi ifşa eder zamana boy gösteren güzelliğin. Geleceğimi kuran bilge bir mimardır Akçaabat… Güldüğümde de, ağladığımda da onunlayım hep… Odur beni ilk teselli eden sırdaş. Sırtımı sıvazlayan odur elbette. Caddeler, sokaklar taşır geçmişin taş kesilen ağır yükünü. Nazlı şehrin yemyeşil gözleri kalır bende; bir yağlıboya resim olur tuvalimde. Bir bengisu olur düşer yangınlarıma. Erenlerin zengin ruh ikliminde tamamlanır ruhumun eksik yanları…

Sonsuzluğa şahitlik eden göklerin altında her güne yeni umutlarla başlar Akçaabat… Bilir ki her gün taze bir başlangıca gebedir. Bilir ki umutlar insanın en darda kaldığı anlarda yetişir imdadına. Umut bahçeleri kuruyunca ölür insan… Hızır’ı çağırır içinden çıkamadığımız zorluklar… Pulathane, geçmişin sırlarına bürünür aşkın koyu maviliğinde. Medeniyetin beşiği olur şehrin zamana uzanan kalbi. Gece, kötülükleri örter o yumuşacık ipek tülüyle; kuru bir yalaz değer soğuyan kalbine.

Sahil koridorunda uzayıp gider, başka şehirlere benzemez Akçaabat… Şairlerin diline pelesenk olmuştur. Kesin çizgilerle çizilmiştir maziyle bugün arasındaki sınırları. Sonsuzluğun sırrı ifşa olmuştur bakır renkli ufuklarında. İslam’ın ‘eren’i, Türk’ün ‘alp’ motifiyle sarmaş dolaş olmuştur. Cetlerin ruhu dört bir yanına sinmiştir şehrin. Tarih burda efsaneler kadar süslü ve görkemlidir. Akçaabat bu yönüyle yaşanan zamana sığmaz, taşar geleceğe. Konuşur cümle eşya lisan-ı haliyle. Geçmiş, dile gelir mahallelerin izbe sokaklarında. Hepsi de Akçaabat’ın sesi, rengi ve ahengi olurlar zaman tünelinden geçerek… Haçkalı Baba uhrevî bir âleme bakar göz ucuyla. Sırlar ifşa olur zamanın sihirli aynasında. Dünün hatırası kıskandırır bugünkü köhne zamanı. Geleceğin rüyasını görür servilerin altında sonsuzluk uykusuna yatan yiğitler…

Su gibi berrak ve azizdir Akçaabat’ın bugünden, aydınlık geleceklere bakan gül yüzü. Suların sesinde aydınlanır şafaklar... Suyun rüyasını görür bahçelerde açan nergisler…. Sudan ibarettir geleceğe uzanan aydınlık düşler… Sebillerden akan sular bizi su gibi akıp giden hayatları tefekküre götürür. Gönül bahçesinde açar rengarenk şükür çiçekleri. Ruhumuzu besler şadırvanlardan boşluğa düşen su sesleri. Oluklardan akan her damla su adeta berceste bir mısraya dönüşür. Türküler bu şiirlerin serinliğinde yankılanır, öylece kuşatır sonsuzluğu. Şiir gibi özün özüdür Pulathane’de göze takılan her şey… Orta Mahalle geçmişten bugüne köprü kuran yekpare bir anıttır. Gözler kolay kolay toplayamaz dağılan nazarlarını.

Akçaabat içimize tılsımlı bir ayna tutar günün beş vaktinde. Ruhumuzun düğümlerini çözer mermer mezar taşları. Sargana’nın yiğitleri Akçaabat’a bir iri gölge olarak düşer şafakta. Göğüs kafesine sığmayan yürekler bütün kâinatı bir noktaya dönüştürür. Kutlu rüyalar şekil verir şehrin yakuttan saltanatına. Hak dostlarıyla, ulemasıyla kalpler Akçaabat için atar her dem... Pulathane, doğunun gizemiyle uyanır her sabah… Şehrin ortasındaki mezarlıklar, yaşayanlara nice ölümsüz nasihatler fısıldarlar. Burada ölümün yanı başında yaşar diriler. Her kabirden bir el uzanır âlemlerin ötesine. Akçaabat her iki âlemi aynı zamana sığdırır, yaşar ve yaşatır öylece. Akçaabat için söylenen her söz, zihnin duvarlarına nakış nakış işlenir.

Maneviyatla örülmüştür bu şehrin ak geçmişi. Zira Akçaabat ezan vakitlerinde secde eder Rabbine. Kavaklı Rahman Camii ölümü çağrıştırır önünden transit geçen dirilere. Hayatla ölümün aslında birbirine çok yakın iki dost olduğunu, ölümün insanlığı sonsuzluğa taşıdığını, bir at gibi kapımızda kişnemesine rağmen hiç de öyle huysuz olmadığını fark ederiz. Tam bu sırada Yunus’un “Ölümden ne korkarsın/Korkma ebedî varsın” dizesi ruhlara su serper. Yeter ki uzun yolculuğa çıkmadan azığımızı hazırlayalım. İşte o zaman ebediyetin nuranî yüzü belirir sandukaların yemyeşil örtüsünde. Sargana’nın yiğitleri, ölümü munisleştirirler bu iklimde. Şehitlerin gönlünde açar ebediyet çiçekleri. Taçlar ve tahtlar ellerinin tersiyle itilir. Gözlerin türbelerde dolaştığı sırada Üstad Necip Fazıl’ın ölüme dair şu dizeleri çarpar kulaklarımıza:

“Öleceğiz müjdeler olsun müjdeler olsun
Ölümü de öldüren Rabbe secdeler olsun”

Ak şehirler ak düşler görür sabahlara akan uzun gecelerin koynunda. Akçaabat’ta her mevsim, baharın rüyasını görür derin uykularında. Güzeller ellerinde testilerle salına salına suya gider. Elleri kınalı, gözleri sürmelidir Akçaabat’ın ak yürekli güzellerinin. Onlar ki yaralı gönlümü zincirleyen birer sevgi avcısıdır.

Kentin dört bir yanında güzellikler boy gösterir gözlere. Erguvanların kokusunu özler bahçeler. Donanmalar geçer masmavi gönül sularından. Görkemli bir mazi soluklanır kılıçların gölgesinde. Gerçeklerin aynasında dili tutulur yalanların. Bir somun ekmek doyurur gözümüzü gönlümüzü. Tanyeri ağaranda uyanırız derin düşlerden. Kalmaz ruhumuzda bir eser o eski gülüşlerden. Akçaabat’ı her düşündüğümüzde hasretten kor ateşler düşer yüreklere. Yalancı baharlarda açmaz çiçekler. Erguvanlar harabelerde de boy verir inadına. Hafızalar yosun tutar geçmiş zamanların dalgalı sularında. Kavuşmaktan başka ilaç kâr etmez ak şehri özleyen yaralı gönüllere.

Siz gül yüzlü Akçaabat’ı hele bir de tabiat derin uykusundan uyanınca görün. Deniz herkesten erken uyanır masmavi uykusundan. Kıyıları döver hırçın dalgalar. Balıkçılar ağlarını atmış, nasiplerini beklemeye başlamışlardır besbelli. Yeşil elbisesini kuşanan kent, Da Vinci’yi bile hasedinden çatlatır. İlahî kudretin elinden çıkmış bu harikulade resim... Bu tabloda dağ çiçekleri apayrı bir yer teşkil eder. Bütün güzellikler bizde Allah’ın kudretine ayna tutar. O renk cümbüşü şehre ayrı bir güzellik katar; bahar şarkıları söyler kulağına. Serenatların dekoru olur bin bir renkli çiçekler... Hayatın diriliği, tabiatın canlılığı seherlerin gölgesinde daha bir belirgindir. Bu doyumsuz ve gözde manzaralar ruhumuzun açlığını giderir, uhrevî bir sofra sunar bize. Bu sofrada doyururuz aç ruhlarımızı, bakışımız nurlanır bu eşsiz güzelliklerde.

Pulathane zamanın sonsuzluğuna açılan bir koridordur, bir açık hava müzesidir. Kökleri zamanı kavramış, toprağı sımsıkı kucaklamış ulu bir çınardır bu kent... Hamsi gibi ele avuca gelmez insanların hayata nasıl hükmettiklerini, onu nasıl yirmi dört saat boyunca atan bir nabız haline getirdiklerini bu topraklarda görürsünüz rahatlıkla.

Akçaabat hatıraların sonsuzluğa uzanan mahşeridir bir anlamda. Arzla arş arasında yaşananlara tanık olmuş bu şehir... Bu kentin ruhunu anılar diriltir ancak. Aslında eşyanın suretinde ifadesini bulur bu kadim hatıralar. Onları okuyabilmek için köklü değerlerle dost olmak, varlığın içyüzünü anlamak, hayatı içselleştirmek yeterlidir. Kovaladığınız her iz, sizi zamanın mahşerine götürecektir. Eşyanın dile geldiğine, zamanın bir gölgeden ibaret olduğuna, hakikatlerin her köşe başında sizi beklediğine şahit olacaksınız. İşte o zaman muhayyilenizi çöplüğe döndüren ayrıntıların, gerçekleri perdelediğini üzülerek göreceksiniz. Pulathane sizi doğumla ölüm arasında tılsımlı bir aynada yansıyan eşyanın hakikatine götürecek. Bunu görünce sizi mahveden ‘ben’den uzaklaşıp içinize ayna tutacaksınız. O sihirli aynada göreceksiniz yarınlarınızı. Akçaabat o sihirli aynada göz kırpacak aydınlık yarınlarınıza.

Akçaabat bir kimliktir aslında. Bu kimlik sizi zamanın ötesine taşır, ruhunuzdaki kirleri temizler. Suların şırıltısında bet seslerden azade olursunuz. Hasretleriniz, ıstıraplarınız, sevinçleriniz, ümitleriniz, geçmişiniz ve geleceğiniz birbirinin elinden tutarak sizi selamet sahiline ulaştırır. Rüyalardan arda kalan hüznü dağıtır Akçaabat’ın doyumsuz güzelliği. Akçaabat’ta düşler ve düşünceler hep ayaktadır, diridir. Ölülerin bir yüzü dünyaya bakar, dirilerin de bir gözü uhrevî âleme dönüktür. Akçaabat, şairlerin ve yazarların düşlerinde soluklanmaktadır miş’li geçmiş zamanlarda. Bu şehir beslemektedir gizli arzularımızı. Akçaabat huzura uzanmaktadır günün her saatinde; camileriyle, türbeleriyle, ölüleriyle ve dirileriyle… Tarih bunları kaydetmektedir hep... Akçaabat geçmişinden hız alarak 2018’li yıllara azimle ve cesaretle yol almaktadır.

Bu konuyu yazdır

  O GECE
Yazar: M. Nihat Malkoç - 13-07-2019, Saat: 13:57 - Forum: Kahramanlık Şiirleri - Yorumlar (1)

Zalimler uzaklaştı insanî duygusundan
Simalar muma döndü memleket kaygısından
Uyuyan dev uyandı o derin uykusundan
Sis çöktü, duman oldu 15 Temmuz gecesi
Bir garip zaman oldu 15 Temmuz gecesi

Kudurdu işbirlikçi, bir acayip an oldu
Kadın, erkek, kız, kızan; kayıp nice can oldu
Hainlerin hayali yer ile yeksan oldu
Damlalar umman oldu 15 Temmuz gecesi
Kavuşmak güman oldu 15 Temmuz gecesi

Vatanını sevenler meydanlara döküldü
Hıyanet mahfilinin azı dişi söküldü
Bükülmeyen nice kol, o gecede büküldü
Reisten ferman oldu 15 Temmuz gecesi
Yaraya derman oldu 15 Temmuz gecesi

Nice serdengeçtinin kefeni bayrak oldu
Cennetin sarayları nihai durak oldu
Mübarek simaları sütten daha ak oldu
Mücrimler düşman oldu 15 Temmuz gecesi
Kimisi pişman oldu 15 Temmuz gecesi

Zalimin nefret yüklü sırtındaki semeri
Temmuzun sıcağında yaşattılar zemheri
O gece Ankara'da görmeliydin Ömer'i
Çelişki yaman oldu 15 Temmuz gecesi
Kazanan iman oldu 15 Temmuz gecesi

Yurduma saldıranın hocası şeytan idi
Biz o gece Mecnûn'duk, Leylâ'mız vatan idi
Zifirî karanlığın az ötesi tan idi
Kimine liman oldu 15 Temmuz gecesi
Tek rehber Kur'an oldu 15 Temmuz gecesi

Ellerinde ne varsa sele verdi zalimler
O gece belli oldu cahillerle âlimler
Yaradan'dan güç aldı Yusuf yüzlü salimler
"Yol" ları "Saman" oldu 15 Temmuz gecesi
Yiğitler harman oldu 15 Temmuz gecesi

Korkusuzca yürüdük tankın üstüne gece
Şehit ve gazi olduk, teslim olmadık güce
O gece dağlar gördük, dağlardan daha yüce
Ülkeyi satan oldu 15 Temmuz gecesi
Coğrafya vatan oldu 15 Temmuz gecesi

M. NİHAT MALKOÇ

Bu konuyu yazdır

  GÜL KOKULU AK ŞEHİR
Yazar: M. Nihat Malkoç - 12-07-2019, Saat: 15:03 - Forum: Haftanın Yazısı - Yorum Yok

M. NİHAT MALKOÇ

Kentin aynasıdır içinde yaşayanlar… Akçaabat’ın aynasından yansıyan güzel insanlar sırtlamıştır bu şehri. Gül kokulu şehir, burada yaşayanların omzunda yükselmiştir aydınlık yarınlara. Sabah güneşi bu şehrin insanlarını hiçbir zaman yakalayamamıştır uykuda. Dünden kalan umutlarını yarına taşımak için hep gün doğmadan güne başlamışlardır.

Bu şehir şiir gibidir geceleri. Sokak lambaları masmavi sulara düşerken dalıp gider sahil koridorunda geleceği düşleyen sevgililer… Sımsıcak bir yuvanın hayaliyle beslerler yarına dair umutlarını… Dalgalar kıyıları okşarken, kent açar gözlerini masmavi geleceğe.

Akçaabat’ta hayat her zaman dinamiktir besbelli. Köyler kente akar sabahın ilk ışıklarıyla. Gayretli köylüler ayran kokan tereyağlarını, tarladan yeni çıkan patateslerini, karalâhanalarını indirirler Salı Pazarı’na. Üç kuruş kazanmanın umuduyla akşam ederler. Burada sadece köy ürünleri değil, köylülerin hayalleri de alınır, satılır. Ter akar ak alınlardan. Helale haram karıştırmaz yüreği Allah korkusuyla çarpan köylüler... Ceyhun Atuf Kansu, bir şiirinde Akçaabat’ın Salı Pazarı’nı ve dinamik hayatını mısralarına işler nakış nakış:

“Karadeniz dediğin deniz değil insan
Gelir vurur Akçaabat pazarına.
Güneşe bırakılmış balık ağlarıyla
Kayıklarıyla kumlara çekilmiş
Denize karşı insan!
Kalabalık, güzel, çalışkan,
iner çam direkli gemilerle.”

Şehirler, içinde yaşayan insanların gayretleriyle yükselir. Yaşadığı kenti gönülden sevenler ve ona bir kimlik kazandırmak isteyenler bunun gerçekleşmesi için gecesini gündüzüne katarlar. Biz şehre ne kadar bakarsak şehir de bize o kadar bakar. Kentler orada yaşayanların aynasıdır. Bu aynadan orada yaşayanların kimliği ve kişiliği yansır. Güler yüzlü şehirler güler yüzlü insanların eseridir. Şehrin yüzümüze gülmesini istiyorsak onun üzerine titremeli, ondan ilgimizi eksik etmemeliyiz. Onu bir sevgili sayıp bağrımıza basmalıyız.

Akçaabat, kıyı kentlerinin en güzeli olarak gözlerimizi kamaştırıyor. Gönlümüz ve sevgimiz bu şehre akıyor. Adeta bir kartpostalı andıran bu şehir, hayallerimizi ve rüyalarımızı süslüyor. Ona duyduğumuz sevgi ve muhabbet gönlümüze sığmıyor. Kentin insanları kentle barışık yaşıyor. Girişimci insanlar bu kenti her yerde onurla ve gururla temsil ediyorlar. Fakat bu kişiler kendi şehirleriyle yeterince ilgilenmiyorlar. Bu durum, bağrından çıktıkları kenti fazlasıyla üzüyor. Akçaabat artık evlatlarından ilgi ve yatırım bekliyor.

Bu şehri kalkındıracak yegâne sektör turizmdir. Akçaabat’ın yaylaları yeni misafirlerini bekliyor. Yaylaların havası ve suyu sağlık bahşediyor insanlara. Doğayla kucaklaşmak için İsviçre’ye gitmeye gerek yok, İsviçre içimizde. Fakat bizler yakınımızda olan bu güzellikleri her nedense göremiyoruz. Şehrin gürültüsünden bunalanlara yaylalar ilaç oluyor. Yanı başımızdaki güzelim Sera gölü yeni yatırımlar ve konuklar bekliyor. Boşa akan berrak sular kendisinden faydalanacakların yolunu gözlüyor. Suyun düşünü hayra yoralım.

Köfteyle ve horonla şöhret bulan bu şehir, mevcut değerlerine yeterince sahip çıkıp onları bir adım ileri götürme kararlılığı gösteremediği için bunları kaybetme tedirginliğini yaşıyor. Bu güzellikleri ve bize has özellikleri niçin daha ileriye götüremiyoruz ki?… Bu kentte niçin modern oteller yapılmıyor? Niçin dağ ve yayla turizminden payımıza düşeni alamıyoruz? Eğer bunları lehimize kullanabilseydik çocuklarımız da işsiz ve aşsız kalmazdı. Gurbette sıla hasreti çekenlerin ilacı Akçaabat’a yatırım yapmaktır. Bunu gerçekleştirecek olanlar da bölgeden çıkan zengin iş adamları ve onlara gerekli desteği verecek olan devlettir.

Karadeniz Sahil Yolu yöre insanını denizden iyice kopardı. Kıyılarımızı dolgu alanı yaptık. Onun içindir ki kıyı şeridinde yer alan plajlardan yeterince yaralanamıyoruz. Her geçen gün denizi kirletiyoruz. Bu güzel kıyılar zaman zaman yüzümüze tükürüyor. Fakat bizler bu tükürükleri rahmet yağmurları sanıp “Elhamdülillah” deme gafleti gösteriyoruz. Orta Mahalle gibi bir değer var elimizde. Bir Safranbolu, bir Odunpazarı olabilecek değerdeki bu ahşap dokuyu koruyamıyoruz. Yıkılmaya yüz tutan ahşap binaları aslına uygun restore edemiyoruz. Oysa bu evler aslına uygun onarılıp pansiyon haline dönüştürülse hem turizm gelişir, hem de yöre halkının cebi üç kuruş sıcak para görür. Çok mu zor bunları yapmak?

Deniz kıyısında yaşayıp da denize küsen bir şehir düşünülebilir mi? Sahillerimizi niçin bu hale getirdik? Denizin gönüllerimizi okşayan tatlı sesini duymak, onun bereketinden faydalanmak için onunla dost kalmayı denemeliyiz. Fakat bizler ‘temiz deniz’ anlayışını rafa kaldırdığımız için deniz yüzümüze gülmüyor. Denizin gönlünü almak için ne bekliyorsunuz?

Bugünkü Akçaabat düzenli şehirleşmeyi beceremeyen acemi bir kent konumundadır. Cadde ve sokaklar vaktiyle yeterince geniş tutulmamıştır. Her geçen gün mantar gibi biten derme çatma evler, kentin çirkef yapısına yeni halkalar eklemektedir. Oysa Orta Mahalle’de örneğini gördüğümüz geleneksel yapıya uygun konutlar üretilebilseydi Akçaabat Karadeniz sahilinde parmakla gösterilebilecek güzellikte ve özellikte bir kent olup çıkardı. Fakat çok kazanma, zengin olma hırsımız ve tamahkârlığımız şehrin güzelliğini iyice bozdu.

2018’li yıllara on kala, şehrin bozulan imajını düzeltmek için yeni şehir planları yapmalıyız. Geçen zaman Akçaabat’ın aleyhine işliyor. Sahillerde yapılan güzel çalışmalar şehrin art bölgelerinde ve içinde de gerçekleştirilebilirse, varlığıyla gurur duyduğumuz bir kent inşa etmiş oluruz. Akçaabat’ın aydınlık geleceği için herkes elini taşın altına koymalıdır.

Sahilleri parklarla süslenmiştir Akçaabat’ın. Denizle komşudur cadde ve sokakları bu mavi şehrin. Trabzon’un Batı’ya açılan kapısıdır. İlçelerin en göz alıcı olanıdır şüphesiz. Şehir her geçen gün bir şeyler ekler kadim güzelliğine. Köftelerin kokusu çıldırtıyor ülkenin dört bir yanından gelenleri. Sahil alanına her geçen gün yeni bir köfte salonu ekleniyor.

Akçaabat kuş sesleriyle güne ‘merhaba’ diyor. Denize açılıyor kaptanlar bordo-mavi takalarıyla. ‘Rastgele’ diyor yüreklerinde taşıdıkları masmavi umutlarla. Deniz güler yüzüyle karşılıyor köpükleri yaran takaları. Hamsi, istavrit, mezgit, levrek, lüfer ağlara takılıyor. Rıhtımda bekleyenler dolduruyor kasaları. Bugünün rızkı da çıkıyor uçsuz bucaksız mavi denizlerden. Genç kızlar hasır bilezik örüyorlar tezgâhlarda. El emeği göz nuru değen altının biraz daha artıyor kıymeti. Herkesin yüreğinde Akçaabat sevgisi filizleniyor. Hayatın neşesi umut tomurcuklarıyla biraz daha artıyor. Karanlıklar umut ışığıyla aydınlanıyor.

Akçaabatlı hiç unutmuyor Rus işgalini. Çekilen çileler geçmişin aynasından bugünlere yansıyor. Soygunlar, cinayetler, çirkeflikler halkın zihninden gitmiyor bir türlü. Rumlarla işbirliği yapan Ermeni çetelerinin zihinlerde bıraktığı kötü izlenimler silinmiyor. Her 17 Şubat’ta kurtuluş sevinci yüzlere yansıyor olanca güzelliğiyle. Umutlar tazeleniyor.

Sargana’da yatan yiğitler gitmiyor gözlerimizin önünden Sargana ki 18 gemiden oluşan Rus donanmasının Sargana burnu önünden Kavaklı Köyü’ne doğru yaptığı çıkarmaya karşı yöre halkının yarattığı yiğitlik destanıdır. Bir Ramazan bayramında yaşanan onca acılar, akşam karanlığına doğru, dilden dile dolaşacak bir kahramanlık destanıyla son bulmuştur. Balta, nacak, keser, orak, bıçak, kazma, kürek gibi ilkel silahlarla koca bir ordu püskürtülmüştür. Zaferlerin silahla değil, imanla kazanıldığına en büyük delildir bu…

Akçaabat’ın birbirinden güzel yaylaları şifa dağıtıyor hasta ruhlara. Hıdırnebi Yaylası bağrına basıyor misafirlerini. Ahşap evler doğal yaşamın doyumsuz bir parçası oluyor. Karadağ gülen gözlerle bakıyor Akçaabat’a 1742 rakımlı tepeden. Yöresel mimariye uygun yapılmış evler, sıcaklıklarıyla içine çekiyor ziyaretçilerini. Tabiat bütün cömertliğiyle kucak açıyor insanlara. Akçaabat’ın yaylaları yazın sıcağında serinletiyor kavrulan bedenleri.

2018 yılında yüzüncü kurtuluş şerefini yaşayacak bu şehir… Çok değil dokuz yıl gibi kısa bir zaman kaldı bu doyumsuz heyecanı yaşamaya. Kurtuluşunun yüzüncü yılına koşan Akçaabat, emsalsiz ipek elbisesiyle salınıyor sahilde. Ne mutlu o günleri görebilenlere!...

Bu konuyu yazdır

  15 TEMMUZ KAHRAMANI: ŞEHİT SAMET USLU
Yazar: M. Nihat Malkoç - 12-07-2019, Saat: 14:52 - Forum: Kahramanlık Şiirleri - Yorumlar (1)

-Trabzonlu şehit Samet Uslu'ya rahmet ve minnetle....

Yiğit çıktı meydana 15 Temmuz gecesi
Gölgesinden titredi hainlerin nicesi
'Ben burada durdukça geçilmez...' dedi '...Boğaz'
Şehadet talep etti, Hakk'a eyledi niyaz
Candan daha elzemdi memleketin yarını
Elleriyle itti o, bu dünyanın var'ını
Ana kuzularının sadırları bir dağdı
O gece gökyüzünden yağmur değil kor yağdı
Hainlerin önünde dağlar gibi durdu o!...
Şehadet hayalini ta askerde kurdu o!...

15 Temmuz gecesi hava kesif pusluydu
Vatan için yollara düşen Samet Uslu'ydu
Memleket âşığıydı, bayrağı yâr eyledi
Şehitler Köprüsü'nü düşmana dar eyledi
15 Temmuz gecesi külünden doğdu anka
Trabzon'un yiğidi meydan okudu tanka
Eğilip bükülmedi; dik durdu, diri durdu
Palikaryaya karşı yekpare, iri durdu
Hainlerin tasından ağılar içmedi o!...
Canından geçse bile, yurdundan geçmedi o!...

Son nefesini verdi bayrağın gölgesinde
Diledi ki al bayrak düşmesin ülkesinde
Sanki yere düşerken dağ üstüne dağ düştü
Her ne varsa kül oldu, bu konuşmuş çağ düştü
Bir güneş gibi battı, bir hilâlin uğruna
Bedenini yasladı bu toprağın bağrına
Kutlu yolculuğunda kefeni bayrak oldu
Şehit tahtına kondu, zannetme toprak oldu
İlâhî adalete teslim olan kuldu o!...
Yurdunun Kerem'iydi, Aslı'sını buldu o!...

Umrunda değildi ki, kim kim için ne dedi
Yurda olan borcunu Samet canla ödedi
Şehadete koşarken arkasına bakmadı
O gece güller bile ondan güzel kokmadı
Kızıl'ın karşısında, bayrağın al'ı yiğit!...
Osmanlı'dan yadigâr çınarın dalı yiğit!...
Mâzi puslu bir ayna, zannetme ki yok oldu
Anısı çoktu onun, acısı da çok oldu
Vatanına Mecnûn'du, Leylâ'sına koştu o!...
Sahte sevgililerden Mevlâ'sına koştu o!...

M. NİHAT MALKOÇ

Bu konuyu yazdır

  ÜMMETİN YETİMİ: BOSNA-HERSEK…
Yazar: M. Nihat Malkoç - 11-07-2019, Saat: 13:07 - Forum: Haftanın Yazısı - Yorum Yok

M. NİHAT MALKOÇ

Çağ açıp çağ kapayan Fatih Sultan Mehmet’in Osmanlı topraklarına kattığı, bugün beş milyon nüfuslu olan Bosna-Hersek, birçok kadim medeniyetin geçiş noktasında bulunmaktadır. Başkenti Saraybosna olan ülkede Müslüman Boşnaklar, Hırvatlar ve Sırplar yaşamaktadır. Farklı etnik grupların, farklı inanç ve kültürlerden beslenen insanların yaşadığı bir ülke olduğu için hem kültürel hem de demografik açıdan rengârenktir. Öyle ki ülkenin başkenti Saraybosna’da Osmanlı camisini, Yahudi sinagogunu, Katolik ve Ortodoks kilisesini aynı cadde ve sokakta bulabilirsiniz. Bu yönüyle Avrupa’nın Kudüs’ü olarak nitelendiriliyor.

Geçmişten günümüze kadar Bosna-Hersek’te Bizans, Batı Avrupa ve Osmanlı medeniyetleri etkili olmuştur. Fakat bu güzel coğrafya en çok Osmanlı’nın elinde kalmış, Osmanlı’nın ileri karakolu vazifesini görmüştür. Bosna, Osmanlı zamanında dört asır boyunca huzur ve sükûn içerisinde yaşamıştır. Fakat Osmanlı, 1878’de bu toprakları Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna terk etmek zorunda kalmıştır. Bu hazin durum Boşnakları derinden üzmüştür. Bundan sonra Bosna aradığı huzuru hiçbir zaman bulamamıştır.

1991’de bağımsızlığını ilân eden Bosna-Hersek, tarih boyunca hep arada kalmıştır. Kuzeyle güneyin, batıyla doğunun, Katoliklikle Ortodoksluğun, Sırplarla Hırvatların arasında… Fakat ağır bedeller ödeyeceğini bile bile, tarafını doğru seçmiş, arafta kalmamıştır. Hep iki seçeneğe zorlanan Bosna halkı, üçüncü seçeneği zorlayarak doğruyu bulmuştur.

Bosna’da Osmanlı Ruhu…

Kendileriyle kan bağımız olmamasına rağmen Türklerle tarihî, kültürel ve sosyolojik bağları en güçlü halklardan biridir Boşnaklar. Öyle ki Boşnaklar bugün de kendilerini “Osmanlı torunu” olarak görüyorlar. Dört yüz yılı aşkın bir zaman boyunca bir arada yaşama tecrübemiz olmuş onlarla. Kendilerine huzur ve sükûn bahşeden Osmanlı’yı özlüyorlar.

1463 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilen Bosna, İslâm’ı çabuk benimsemiştir. Bir cihan devleti olan Osmanlı, Avrupa kıtasındaki bu güzel topraklara birbirinden güzel camiler, medreseler, külliyeler, hanlar, hamamlar ve kışlalar inşa etmiştir.

Boşnaklarla çabuk bütünleşmişiz. Boşnakların, altı asır boyunca dünyaya adalet mührünü vurmuş olan Osmanlı-Türk medeniyetine katkıları büyüktür. Bosna’da, başta Sokullu Mehmet Paşa olmak üzere Osmanlı yönetiminde söz sahibi olmuş yüzlerce idareci yetişmiştir. Bunlar Osmanlı’yı vatanı bilmiş ve yükselmesi için gecesini gündüzüne katmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu zayıflayınca Balkanlara ve bu coğrafyanın yıldızı olan Bosna’ya veda etmek zorunda kalmıştır. Buram buram İslâm ve Osmanlı kokan bu güzel topraklar 1878 senesinde, hiç savaş yapılmadan Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna devredilmiştir. Bu durum, Osmanlı zamanında huzur bulan Boşnakları derinden üzmüştür.

Osmanlı sadece bir devlet değil, Balkanlara ve bütün dünyaya huzur ve barış getirmiş bir medeniyetti. Osmanlı medeniyetinin ayrılmaz bir parçası olan Boşnaklar, Osmanlı’nın elinden çıktıktan sonra aradığı huzuru hiçbir zaman bulamamıştır. Bir zamanlar huzur soluyan bu topraklar Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında iç karışıklıklara sahne olmuştur. Osmanlı’nın birinci sınıf vatandaşı olan Boşnaklar, Osmanlı aradan çıkınca, sırf Müslüman oldukları için, ikinci sınıf insan gibi görülmüşlerdir. Medeniyetin beşiği olduğunu iddia eden Avrupa’nın siyahîleri muamelesine maruz kalmışlardır. Her fırsatta zulme tabi tutulmuşlardır.

Avrupa’nın Ortasında Müslüman Bir Başkent: Saraybosna(Sarajevo)…

Saraybosna, Avrupa’nın göbeğinde tam bir Osmanlı şehri… Osmanlı’nın Avrupa topraklarında kurduğu en büyük şehir… Nereye baksanız ecdadın izlerini görebiliyorsunuz. Altı yüz bin nüfusa sahip şehrin hâkim siluetini minareler oluşturuyor. Ezanlar başkentin birçok camisinde minarelerden çıplak sesle okunuyor. Manevî atmosfer fevkalâde…

Hiç kimsenin kazanmadığı bir savaştan sonra Saraybosna’da iki ayrı medeniyetin eserleri varlık mücadelesi vermektedir. Miljacka Nehri‘nin bir tarafı Avusturya-Macaristan döneminin Avrupa tarzı binalarıyla, diğer tarafı ise Osmanlı dönemi mimarisinin özelliklerini yansıtan camileriyle, minareleriyle, külliyeleriyle, kervansaraylarıyla, çeşmeleriyle, köprüleriyle, bedestenleriyle, han ve hamamlarıyla arz-ı endam ediyor.

Saraybosna, şairin deyimiyle “Hayatta kalmak için ölenlerin şehri.” Bir zamanlar kuşatma nedeniyle adeta bir açık hava hapishanesine dönüştürülen bu topraklar ne acılara şahittir. Aradan geçen zaman, savaşın fizikî mekândaki izlerini silse de yüreklerdeki acılar hâlâ taptaze. Şehitlikler yaşanan acılara ve ölümlere tanıklık ediyor. Binalardaki kurşun deliklerini kapatsanız da şehitliklerdeki mezar taşlarının haykırışını susturamıyorsunuz. Pazaryeri katliamı hafızalardan silinmiş değil. Saraybosna Tüneli o günlerin canlı tanığı…

Saraybosna 1992’den sonra dört yıl Sırp kuşatması altında kaldı. On binlerce masum insan öldü. On binlercesi de yaralandı. İşkenceler, tecavüzler, insanlık dışı muameleler…

Güzel şeyler de var Bosna’da. Dünyaca ünlü Boşnak böreği Saraybosna’nın sofralardaki yüz akı… Mangal kömüründe pişen Boşnak böreği iştahları kabartıyor. Peynirlisi, patateslisi ve ıspanaklısı yapılsa da kıymalı olanı daha makbul… Üzerine kaymak, yanına yoğurt konularak servis yapılıyor. Böreği çok seven ve çok güzel yapan Boşnaklar, böreğe “burek” diyorlar. Böreği sadece kahvaltıda değil, günün her saatinde yiyorlar. Saraybosna’ya gidip de Boşnak böreği yemeden dönen, kendini Bosna’ya gitmiş saymasın.

Osmanlı’yı Yaşayan ve Yaşatan Mekân: Başçarşı…

‘Bosna-Hersek’in kalbi tarihî Başçarşı’da atar’ dersek yeridir. Saraybosna’daki bu kadim çarşı, Balkanlara İslâm mührünü vuran Osmanlı’nın yadigârıdır. Başçarşı ve etrafı Osmanlı eserleriyle çevrilidir. Burası tek katlı mütevazı dükkânlarıyla, tarihî çeşmesiyle, saat kulesiyle, camisiyle, bedesteniyle ziyaretçilerine zaman tünelinde olduğunu hissettiriyor.

Günün her saatinde turistlerin eksik olmadığı Başçarşı’ya gittiğinizde kendinizi Bursa veya Safranbolu’daki gibi hissediyorsunuz. O kadar sıcak, o kadar samimi, o kadar bizden. Bakırcılar Çarşısı’nda bakır ve gümüş işlemeciliğinin en güzel ürünlerini görmek mümkün.

Gazi Hüsrev Bey Camii’nin yanındaki tarihî sebil hâlâ susayanları ferahlatıyor. Başçarşı’nın sembollerinden biri olan “Sebil” 1753 senesinde, yolcu ve ziyaretçilerin su ihtiyacını karşılamak amacıyla Mehmet Paşa tarafından taş ve ahşaptan yapılmış bir Osmanlı yadigârı. Buradan su içen kişilerin buraya tekrar geleceğine gönülden inanılıyor.

Gazi Hüsrev Bey Camii…
Gazi Hüsrev Bey Camii, Başçarşı’nın merkezinde bulunan beş asırlık bir Osmanlı mabedidir. “Bey Camii” olarak da bilinir. 1531 yılında Osmanlı’nın sancakbeyi olan Gazi Hüsrev Bey tarafından Mimar Sinan’a yaptırılan bu kutlu mabet, Başçarşı’nın ruhunu yansıtır. Geniş bir avluya sahip olan caminin tek şerefeli bir minaresi bulunuyor. Balkanların en büyük camii olan bu güzel mabet, medrese ve kütüphanesiyle birlikte bir külliye görünümündedir.

Kurulduğu dönemde içinde elli bin kitap bulanan Gazi Hüsrev Bey Medresesi’nde zamanında kelâm, fıkıh ve tefsir gibi dinî ilimler öğretilmiştir. Caminin doğusunda Gazi Hüsrev Bey’in, kesme taştan yapılan türbesi mevcuttur. Bunlarla birlikte Hünkâr Camii, Ali Paşa Camii, Ferhadiya Camii Bosna-Hersek’teki diğer Osmanlı camileridir.

Zamanın Durduğu Bir Türk Köyü: Poçitel…

Mostar yakınlarındaki Poçitel, eski hâlini hâlâ muhafaza eden küçük ve şirin bir Osmanlı Köyü… Burası 1467’de Hamza Bey tarafından fethedilmiştir. Osmanlı’nın en güneydeki garnizonu buradaydı. Hersek bölgesindeki yamaç bir arazi üzerine kurulan bu köy; kalesiyle, camileriyle ve kesme taştan yapılmış biblo gibi evleriyle Türkiye’nin bir parçasını andırıyor. Bu köyde kendinizi Amasya veya Odunpazarı’nda hissediyorsunuz. Zira klasik Türk mimarisinin en özgün ve en güzel örneklerine burada adım başı rastlayabiliyorsunuz.

Osmanlı’dan derin izler taşıyan Poçitel Köyü, insana huzur veren bir sükûnet diyarı. Sanki içinde hiç kimse yaşamıyor izlenimi verircesine sakin… Tamamen tabiata uyumlu, göz ve gönül zevkimize sunulmuş tarihî ve insanî bir mekân… Çevreye rahatsızlık vermiyor. Sanki uzayıp giden kupkuru bir çölde karşımıza çıkan yemyeşil bir vaha… Evler, bulunduğu ortamın bir parçası gibi, hiç sırıtmıyor. Güzelliğin sadelikle paralel olduğu gerçeği burada ispatlanıyor sanki. Burası usta bir ressamın fırçasından çıkmış bir tablo güzelliğindedir.

On altı metre yüksekliğindeki saat kulesinde zaman çoktan durmuş. Akrep yelkovana akıtmış baldıran zehrini. Üç asır boyunca zamanı soluklayan bu kule, şimdilerde zamandan bîhaber, sanki taş kesilmiş. Mahzun bakışlarla mâziyi adeta yudum yudum içmektedir. Çağlar aşıp bugünlere gelen yorgun eşya, sükûnetin şalını atmış üzerine; lâl kesilmişçesine...

Hâkim bir noktada nehri temaşa eden tek kubbeli ve tek minareli Ali Ağa Camii müminlerini beklemektedir günün beş kutlu vaktinde; pak alınlarını öpme iştiyakıyla. Fakat o da kurtulamamış zalimlerin bombalarından. Caminin kubbesi hedef alınmış. Şimdilerde bir harabeyi andırmaktadır. Kutlu mabetle müminleri arasına tel örgüler örülmüş sanki. Şimdilerde o eski ihtişamına kavuşacağı ve müminleriyle kucaklaşacağı günleri özlüyor.

Srebrenitsa 8372 Kabristanlığı…

Takvimler 1992’yi gösterdiğinde Balkan milletlerinin birçoğunu tek çatı altında tutan Yugoslavya parçalanır. Milletler kendi kaderini belirleme telaşı içerisine düşer. Bu bağlamda Bosna, büyük Sırbistan hayali kuran, gözü dönmüş Sırpların hedefi olur. Sırplar Bosna’ya savaş açar. Boşnaklar adeta bir soykırıma tabi tutulur. Dört yıl boyunca binlerce Müslüman Boşnak hayatını kaybeder. Adî işkence ve tecavüzler birbirini takip eder. Taş taş üstünde bırakmazlar. Kültürel miras yok edilir. Bosna’yı harabe haline getiren kanlı savaş, Dayton Antlaşması’yla sona erse de geride kan ve gözyaşıyla sulanmış, yanmış yıkılmış mahzun bir coğrafya bırakılır. Bu antlaşma neticesinde Bosna-Hersek Federasyonu kurulur.

Bosna Savaşı sırasında Sırplar Avrupa’nın ortasında vahşilikte sınır tanımaz. Zalim Sırplar 1995’te BM tarafından “Güvenli Bölge” olarak ilân edilen Srebrenitsa’da kelimenin tam anlamıyla Boşnakları soykırıma tabi tutarlar. Güvenliği sağlamak gerekçesiyle Müslümanların elindeki silahları toplayan BM barış gücü komutanı, şehri Sırplara teslim eder.

Gözü dönmüş Sırp General Ratko Mladiç denen zalim, ağır silahlarla bir hafta boyunca, silahsızlandırılmış Srebrenitsa’ya adeta ölüm yağdırır. Kadın ve çocuk ayrımı yapılmadan en az 8372 masum insan katledilir. Öldürülen bu 8372 kişinin cesetleri parçalanıp iskeletleri çıkartılır ve bu cesetler krematoryumda yakıldıktan sonra Lahey Mezarlığı'na gömülür. Srebrenitsa katliamı, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da gerçekleştirilmiş en büyük toplu insan kıyımıdır. Bu durum hukukî olarak da belgelenmiştir.

Lahey Adalet Divanı, Srebrenitsa Katliamını soykırım olarak kabul etmiştir. Lâkin hukuk adına ne acıdır ki bunun sorumlusu olarak Sırbistan’ı görmezler, bu işten Sırpları sorumlu tutmazlar. Böylece zalim Sırpların yaptığı soykırım bu dünyada yanlarına kâr kalır.

Acının merkezi Srebrenitsa’da (me)denî Avrupa’nın gözleri önünde sistematik bir soykırım gerçekleştirilmiştir. Asrın en büyük zulmü olan bu soykırım sırasında ölenler için “Srebrenitsa 8372 Kabristanlığı” düzenlenmiştir. Parçalanmış kadın ve çocuk cesetleri kepçelerle toplu mezarlara taşınmıştır. Toplu mezarlara sadece masum Boşnaklar değil, insanlık da gömülmüştür. Bu kabristanı ziyaret edenler, bu soykırımın korkunç yüzüyle karşı karşıya kalarak adeta ürperirler. Srebrenitsa 8372 Kabristanlığı, sadece küstah Sırbistan’ın değil, samimiyetsiz bütün Avrupa’nın yüzkarasıdır. İkiyüzlülüğün mermere kazınmış halidir.

Dünü Bugüne Bağlayan Mostar Köprüsü…

Hersek bölgesindeki Mostar şehri, adını tarihî köprüden alır. Tarihî Mostar Köprüsü 1566’da Mimar Sinan’ın talebesi olan Mimar Hayreddin tarafından Neretva Nehri üzerine inşa edilmiştir. Nehirden 24 metre yükseklikte, otuz metre uzunluğunda ve dört metre genişliğindeki bu kadim köprü, Mostar kentinin ruhu olarak hafızalara kazınmıştır. Fakat bu tarihî köprü yapımından 429 yıl sonra Bosna Savaşı sırasında Sırp ve Hırvat topçuları tarafından bombalanarak yıkılmıştır. Aslında o gün, medeniyetimizin sembollerinden biri olan Mostar Köprüsü değil, tarih ve insanlık bombalandı. Barış köprüsü olmasını arzuladığımız bu tarihî köprü 2004 yılında Türkiye’nin katkılarıyla aslına uygun olarak tekrar yapılmıştır.

Birinci Dünya Savaşı’nın Fitilini Ateşleyen Köprü: Latin Köprüsü…

Miljacka Nehri üzerinde Birinci Dünya Savaşı’nın fitilini ateşleyen köprü olarak bilinen ve “Latin Köprüsü” olarak adlandırılan meşhur bir taş köprü vardır. Aslında bu köprünün bir adı daha var: Gavrelok Köprüsü. Malum olduğu üzere Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasına sebep olan hadise, bu köprü üzerinde gerçekleşmiştir. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veliahdı Franz Ferdinand 1914’te tam da bu köprü üzerinden geçerken Gavrilo Princip adlı bir Sırp milliyetçisi tarafından kurşunlanarak öldürüldü. Bu hadiseden sonra Avusturya-Macaristan imparatorluğu Sırplara savaş açtı. Bu savaş kısa zamanda yayılarak Birinci Dünya Savaşına dönüştü. Köprünün yanında bu suikastın belgelendiği bir müze vardır.

Bir Özgürlük Savaşçısı: Bilge Kral Aliya…

Bosna-Hersek deyince Aliya İzzetbegoviç gelir akıllara. “Doğu ve Batı Arasındaki İslâm” isimli değerli kitabın da yazarı olan bilge insan Aliya, 1990 senesinde halkın oylarıyla Bosna-Hersek’in devlet başkanlığına getirilmiştir. Yugoslavya ordusunda savaşmayı reddeden Aliya, kendini milletinin kurtuluşuna adamış, bu yolda çektiği çileleri önemsememiştir.

O, hayatında İslâm’ın izini kendisine iz edinmiş güzel yürekli bir insan... Bence o, Batı’nın İkbal’idir. Bosna-Hersek onun adıyla özdeşleşti. Özgür Bosna ona çok şey borçludur.

Tanrısız bir dünya anlayışını kabullenemeyen Aliya, komünizme ve faşizme daima nefret duymuş, 17 yaşındayken İslâm’da karar kılmıştır. Ondan sonra İslâm’ın en büyük savunucusu olmuştur. Bu inancını, yaşadığı topluma da yayma gayreti içerisinde bulunmuştur.

2003 senesinde 78 yaşındayken, çok sevdiği Rabbine iltica eden Aliya İzzetbegoviç, makam ve mevkiye kıymet vermemiş, en büyük makam olarak Allah’a kulluğu görmüştür.

Bugün Kovaçi Şehitliğinde ebediyet uykusunu uyumakta olan Aliya, “Mezar taşıma Cumhurbaşkanı’ yazmayın” diyerek bir Müslümanda bulunması gereken tevazunun en güzel örneğini ortaya koymuştur. Bilge Kral, ölmeden evvel yazdığı vasiyetinde kendisine anıtmezar yapılmasına da müsaade etmemiştir. “Beni şehitlerin yanına gömün” demiştir.

Bilge Kral’ın mezarı hilal şeklindeki bir havuzdan ve üstü açık sekiz köşeli yıldız şeklinde bir kubbeden oluşuyor. Mezara yukarıdan baktığınızda bunu rahatlıkla fark edilebiliyorsunuz. Öte yandan Aliya, bugün kendi adını taşıyan müzede yaşatılıyor.

Aliya, lideri olduğu Bosna halkının ölümüne engel olamasa da, halkını kimseye boyun eğdirmemiştir. Daima dik, diri ve iri durmuştur. Sadece secdede Rabbine eğilmiştir.

Bosna, tıpkı Filistin gibi Osmanlı’nın ve ümmetin yetimidir. Osmanlı’dan sonra yalnızlığa terk edilmiştir. Büyük tahribatlara rağmen Bosna’da atalarımızın kadim izlerini bugün de takip edebiliyoruz. Onca maddî ve manevî tahribata rağmen Müslüman Bosnalılar inançlarına gönülden bağlılar. Bu bizi son derece mutlu ediyor. Bu mazlum millet dünün acılarını hiç unutmuyor. Geleneklerine dört elle sarılıyor; birlik ve beraberliklerini sürdürüyorlar. Türkiye olarak Osmanlı’nın emaneti olan bu insanların hep yanında olacağız.

Bu konuyu yazdır

  ŞEHİT İLHAN VARANK'IN ARDINDAN
Yazar: M. Nihat Malkoç - 11-07-2019, Saat: 12:48 - Forum: Kahramanlık Şiirleri - Yorum Yok

Abdestini alarak bir yiğit yola çıktı
Şehadet sarayının kapıları açıktı
'Acaba' diyemezdi, söz konusu vatandı
Bu hakikat dostunun canı yurda adandı
Hakikate yaslandı, teslim olmadı güce
Hain sızmasın diye nöbetteydi o gece
Haçlı'nın maşaları saldırınca yurduna
Kurşunlara yürüdü, hiç bakmadı ardına
Diriliş çağrısına ses verdi İlhan Hoca
Gönül bahçelerinden gül derdi İlhan Hoca

O ki yiğit süvari, önden giden atlıydı
Şehadete koşarken rüzgârdan kanatlıydı
O gece vatan için ölmeye niyet etti
Bu dünya gurbetinden sılaya hicret etti
Milleti sömürenin karşısında durandı
Ömrünün saatini şehadete kurandı
Bu dünya mektebinde son dersini verdi o!...
Ölüme gülümsedi, maksuduna erdi o!...
Önden giden atlıydı, öncüydü İlhan Hoca
Hainler tenekeydi, inciydi İlhan Hoca

O gece akan kanı bayrakta hilâl oldu
Ezan ve selâlarda çınlayan Bilâl oldu
O/nurlu tarihini yiğit vurdu sırtına
Bakmayı düşünmedi, bir kez bile ardına
İyice çukurlaşan bu dünyadan savuştu
Canından çok sevdiği Yaradan'a kavuştu
Zaman bu direnişin şahittir her anına
İlhan Hoca katıldı şehitler kervanına
Dağlardan kopup gelen bir seldi İlhan Hoca
Temmuz'un sıcağında bir yeldi İlhan Hoca

Biliyordu ki millet ve Hakk yanımızdaydı
Bayrağın kırmızısı akan kanımızdaydı
Milletine inandı, tanımadı paşayı
Rezil rüsva eyledi iki yüzlü maşayı
Göklerden geldi emir, yıldıza yoldaş oldu
Gözlerinden süzülen bir damlacık yaş oldu
Kurşundan beter saydı ihanet acısını
Bir kez bile duymadı ölümün sancısını
Zalimin karşısında bir dağdı İlhan Hoca
Gonca gül yetiştiren bir bağdı İlhan Hoca
Dudaklarında tekbir, elinde bayrak vardı
Öyle coşkuluydu ki İstanbul ona dardı
O zifirî gecede bizlere neler oldu?
Goncalar gül olmadan bahçelerinde soldu
Vatandı mevzubahis, ona dair dilekler...
Şehidin bedenini kucakladı melekler
O ki Saraçhane'de ölümü öldürendi
Kendi gülemese de vatanı güldürendi
Hainlerin önünde dik durdu İlhan Hoca
Bize vatan eyledi bu yurdu İlhan Hoca

Asımların hocası, eğitim neferiydi
Biliyordu bu gidiş son kutlu seferiydi
O gece bayrağını kalp gönderine astı
Bu şerefli yiğidi toprak bağrına bastı
Şehadet şerbetini bir yudumda içti o
Güzeller güzelinin diyarına göçtü o
Vatana sevdalıydı, asil ruh taşıyordu
Maddeden ölse bile kalplerde yaşıyordu
İstiklâl köprüsünün başıydı İlhan Hoca
Ümmetin atan kalbi, yaşıydı İlhan Hoca

Doğuştan yiğitti o; er doğan, er ölendi
Millet için ağlayan, millet için gülendi
Mazlumdan yana oldu, hakkı tutup kaldırdı
Dostunu abat etti, düşmanına saldırdı
Meydan meydan dolaştı, kurşunla alay etti
'Ben' yerine 'Biz' dedi, zorları kolay etti
Hakk onu şehitlerin sofrasına buyurdu
Canını siper etti, öksüz koymadı yurdu
Gözümüzde büyüdü, dağ oldu İlhan Hoca
Ölenler hayvan imiş, sağ oldu İlhan Hoca

Firavunlara inat, Yusufça yaşadı o
Faydasız her ne varsa hepsini boşadı o
Aslan gibi kükredi, kırdı çelik kafesi
Son sözü 'Allah' oldu, verirken son nefesi
Kuşandı al bayrağı, kefeni niyetine
Geçerken selâm verdi melekût heyetine
15 Temmuz gecesi kışı bahar eyledi
Zifirî karanlığı nurlu nehar eyledi
Hakk'ı tutup kaldıran bir eldi İlhan Hoca
Candan aziz vatana bedeldi İlhan Hoca

M. NİHAT MALKOÇ

Bu konuyu yazdır

  O ADAM BENİM BABAM!...
Yazar: M. Nihat Malkoç - 11-07-2019, Saat: 00:09 - Forum: Anne Baba Şiirleri - Yorum Yok

Aynamda iz bırakmış o ıslak bakışların
Silinmez yüreğimden efsunlu nakışların
Dönüşü uçurumdur sevdakâr yokuşların

Güler yüzlü meleğim; o adam benim babam!...
O, ilk ve son dileğim; o adam benim babam!...

Sen koca bir ormansın, ben ormanda çalıyım
Sen köküsün çınarın, ben çınarın dalıyım
Kefenimdir al bayrak, vatana sevdalıyım

Bu dünyayı boşadı; o adam benim babam!...
Onuruyla yaşadı; o adam benim babam!...

En güçlü insandır o, evladının gözünde
Cennet sureti yansır o tertemiz yüzünde
Babacan tavırların tılsımı var sözünde

Dağlar gibi dik durur; o adam benim babam!...
Onda asalet, gurur; o adam benim babam!...

Duanla kanatlanır, yüreğim kuşa döner
Yokluğunda hüzünler sel olur, yaşa döner
Nefesler tükenince mevsimler kışa döner

Umudun çerağıdır; o adam benim babam!...
Sonsuzluk durağıdır; o adam benim babam!...

Yürek yangınlarını gözyaşı söndüremez
Yola revan olanı hiçbir güç döndüremez
İçi boş teselliler acımı dindiremez

Damarda yürüyen kan; o adam benim babam!...
Tenimde can içre can; o adam benim babam!...

Kimseye eğilmedin, yenilmedin zamana
Onurunla yaşadın, sevgin sığmaz ummana
Boynun kıldan inceydi Hakk'tan gelen fermana

Dağları aşıp gitti; o adam benim babam!...
Ömür oyunu bitti; o adam benim babam!...

Bu dünyadan tertemiz göçmek idi muradın
İnşallah sağ taraftan verilecek beratın
Uzağıma düşsen de hep yaşayacak adın

Karakışta bahardı; o adam benim babam!...
Gece vakti nehardı; o adam benim babam!...
Bu dünya gurbetinde güvenmedi varlığa
Mevlâsına dayandı düştüğünde darlığa
En zor zamanda bile göğüs gerdi zorluğa

Ağrı kadar yücedir; o adam benim babam!...
Aşka banmış hecedir; o adam benim babam!...

Seninle geçirdiğim hatıralar düş gibi...
Ten kafesinden çıktın, uçup gittin kuş gibi...
Mevsim bahar olsa da ruh coğrafyam kış gibi...

Fırtınadır, tipidir; o adam benim babam!...
Hakikatin ipidir; o adam benim babam!...

Bir lokma ekmeğini ikiye bölüşlerin...
Gözlerimin önünden gitmiyor gülüşlerin
Gönlümün ekranında siyah beyaz düşlerin

Yokluğu kor ateştir; o adam benim babam!...
Sımsıcak bir güneştir; o adam benim babam!...

Yüreğinin tahtına destursuzca kuruldum
Nice fırtına yedim, sular gibi duruldum
Kavuşmaya ne kaldı, sensizlikten yoruldum

Açıktı gönül gözü; o adam benim babam!...
Senetti her bir sözü; o adam benim babam!...

Taşarım yatağımdan, ırmak gibi çağlarım
Yokluğun kor ateştir, yüreğimi dağlarım
Adını sayıklayıp kaderime ağlarım...

Sabır kadim huyuydu; o adam benim babam!...
Yusuflara kuyuydu; o adam benim babam!...

Güneşi kıskandırır; boyu posu, sayesi...
Sevgi ve hoşgörüydü en büyük sermayesi...
'İyi insan, iyi kul' olmaktı tek gayesi...

Gönlüme düşen cemre; o adam benim babam!...
Uydu ilâhî emre; o adam benim babam!...

Beride hasret düğüm, ötelerde toy vardır
Sensiz bu dünya bize hem çekilmez, hem dardır
Ey kader denen usta, filmi geriye sardır!...

Önden giden atlıydı; o adam benim babam!...
Dili baldan tatlıydı; o adam benim babam!...

M. NİHAT MALKOÇ

Bu konuyu yazdır

  BİR DAĞDIN BABA
Yazar: M. Nihat Malkoç - 11-07-2019, Saat: 00:06 - Forum: Anne Baba Şiirleri - Yorum Yok

Bir parça ekmeği senle bölüştük
Çok kere ağladık, bazen gülüştük
Şimdi hicran denen ateşe düştük

Gözler sulusepken, kalbe köz düştü
Ağıt kıvamında dilden söz düştü

Gönlümün sarayı tarumar oldu
Gönül bahçemizde çiçekler soldu
Hicranın tarağı saçımı yoldu

Bir dağdın arkamda dağım yıkıldı
Sel aldı bahçemi bağım yıkıldı

Yağmur çamur demez dağlar aşardın
Yorulmak bilmezdin önden koşardın
Ciğerparelerin için yaşardın

Senin yokluğunda güz gibi bahar
Ağustosta yağar gönlümüze kar

Vuslatın adı var, bülbüller nazda
Kabrini süsleyen güller niyazda
Üşümüyor musun gece ayazda?

Yolunu gözlerken gün akşam oldu
Yine yoksun diye gözlerim doldu

Duygu sağnağında yanan akıldı
Günler asra bedel, an sanki yıldı
Yaprağım döküldü, dalım kırıldı

Dönmeyen yolcuya yollar ağlasın
Yürek, matemine kara bağlasın

Elveda demeden göç ettin niye?
Seherde bekledim dönersin diye
Senden uzak kalbim muhtaç sevgiye

Gönül aynasında izi var gamın
Günbegün hasreti büyür sevdamın

O gül cemalini görsem düşümde
Gece gündüz gezer gölgen peşimde
Gönlüm yangın yeri, efkâr başımda

Hasretin sancısı değer özüme
Sensizlikte uyku girmez gözüme

M. NİHAT MALKOÇ

Bu konuyu yazdır