Facebook

Sitemize üye olup şiir ve yazılarınızı paylaşabilirsiniz. Hemen Ücretsiz Üye Olun!

Eğitimci Yazar ve Şairler (Eyaş), içmeden aşk sarhoşu olan ve gelecek nesillere benimde bir kaç kelamım var diyenlerin sitesi.

Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için Kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adınız:
  

Şifreniz:
  





Forumda Ara

(Gelişmiş Arama)

Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler: 1,604
» Son Üye: euxoisa
» Toplam Konular: 9,675
» Toplam Yorumlar: 10,162

Detaylı İstatistikler

Kimler Çevrimiçi
Toplam: 40 kullanıcı aktif
» 0 Kayıtlı
» 40 Ziyaretçi

Son Yorumlar
Corona İle Mücadele Eden ...
Forum: Belirli Gün ve Haftalar Şiirleri
Son Yorum: admin
22-03-2020, Saat: 02:21
» Yorumlar: 0
» Okunma: 32
Alternatif Okullar
Forum: Kişisel Gelişim Yazıları
Son Yorum: admin
27-02-2020, Saat: 00:24
» Yorumlar: 0
» Okunma: 70
Boşa Böbürlenme Gel Deli ...
Forum: Anadolu Şiirleri
Son Yorum: Caglari
28-11-2019, Saat: 01:27
» Yorumlar: 0
» Okunma: 257
İN AŞAĞIYA ULAN
Forum: Öykü-Hikaye
Son Yorum: ömer faruk hüsmüllü
01-11-2019, Saat: 13:15
» Yorumlar: 0
» Okunma: 296
Bo rehmetî Mela Mistefayê...
Forum: Kürtçe Şiirler
Son Yorum: KelOminia
16-09-2019, Saat: 09:56
» Yorumlar: 1
» Okunma: 1,278
Azerice Aşk Sözleri Azeri...
Forum: Aşk Sözleri
Son Yorum: StevHiva
05-09-2019, Saat: 05:17
» Yorumlar: 1
» Okunma: 3,943
Peyamên Înîye yên Kurdî H...
Forum: Kürtçe Mesajlar/Peyxam-Hinare
Son Yorum: StevHiva
04-09-2019, Saat: 20:16
» Yorumlar: 3
» Okunma: 31,879
Ben Anadoluyum Şiiri Hacı...
Forum: Anadolu Şiirleri
Son Yorum: MicheleDub
23-08-2019, Saat: 23:06
» Yorumlar: 5
» Okunma: 998
Lord Ullin's Daughter
Forum: Diğer Yabancı Şairler
Son Yorum: KelOminia
06-08-2019, Saat: 08:10
» Yorumlar: 4
» Okunma: 889
O GECE
Forum: Kahramanlık Şiirleri
Son Yorum: admin
15-07-2019, Saat: 01:47
» Yorumlar: 1
» Okunma: 423

 
  Corona İle Mücadele Eden Sağlıkçılar İçin Şiir
Yazar: admin - 22-03-2020, Saat: 02:21 - Forum: Belirli Gün ve Haftalar Şiirleri - Yorum Yok

Sağlıkçılar 


Minnettarız hepinize,
Doktorundan temizlikçisine,
Lütfen iyi bakın kendinize,
Sağlıkçılar tüm alkışlar size…
 
Bu fedakarlık unutulmaz,
Bu mücadele sizsiz olmaz,
Sizi anlatsak kalem yazmaz.
Evet, sağlıkçılar anlatılmaz…



SEFA TUAÇ

Bu konuyu yazdır

  Alternatif Okullar
Yazar: admin - 27-02-2020, Saat: 00:24 - Forum: Kişisel Gelişim Yazıları - Yorum Yok

ALTERNATİF OKULLAR GENEL DEĞERLENDİRME

 

Geçmişten günümüze hızla değişen dünyamızda elbette ki değişimden payını eğitimde alacaktır. Özellikle son bir asra baktığımızda bin yıllık bir değişimin gerçekleştiğine şahit oluyoruz. Bununla beraber insanlar, çevre hatta tabiat bile değişime uğramaktadır. Özelikle bu değişimler karşısında tedbirini almayan ülkeler geri kalmaya mahkum kaldılar. Özellikle eğitim alanındaki reformlar karşısında kendini revize edemeyen ülkelerin gelişmişlik düzeyinde aynı etkiye sahip olduğuna şahit oluyoruz. Bu değişimlere etken olan ana sebep beklenti ve isteklerin çeşitliliği sonucu olduğunu görmekteyiz. İşte bu beklentiler eğitimcileri alternatif arayışlara sevk etti. Buna yönelik özellikle son çeyrek asırda hızlı bir değişimin gerekçesi olan alternatif okullar, zamanımızın çocuklarına hitap etme adına farklılıklar ile birlikte iyi bir reçete niteliğinde olduğunu söylemek mümkün. Zorunlu hale gelen bu etkenler arasında teknolojik gelişim ile birlikte dünyanın ortak bir köy haline gelmiş olması ayrı bir etken olarak görülmektedir. Yirminci yüzyılın başında gelişen bu akım özellikle kendi çocuklarına daha güzel bir gelecek hazırlama adına ebeveynlerin talepleri ile birlikte birçok alternatif okul modellerinin doğuşuna neden olmuştur.
Alternatif eğitim sadece istek ve ihtiyaçları karşılamak adına olmamıştır. Bazen bir zorunluluk olmuştur. Cezaevindeki çocuklar, savaş çocukları, kanser tedavisi gören çocuklar, coğrafyasından kaynaklanan olumsuzluklar alternatif eğitimi zorunlu kılmıştır. Daha iyi bir eğitim için değil de kendine ifade edecek kadar bir eğitim olması babında geri kalmış ülkelerde alternatif arayışların olduğuna şahit oluyoruz. Aslında bütün alternatif eğitim çabaları geleceğimizin mimarı olan öğrencilere daha iyi bir imkan sunma çabasıdır. Özellikle gelişmiş ülkelerde alternatif eğitim anlayışı daha iyiden öte çocuğunun o anı güzel yaşamasına imkan sağlaması içinde bu arayışlara sevk ettiğini görmekteyiz. Kısacası alternatif olabilecek seçenek ne kadar çoksa bence başarı bir o kadarda çok olur.
 
Alternatif okulları incelediğimizde ülkelerin sosyoekonomik şartlarından tutun, dini ve kültürel etkenlerin gölgesinde şekillendiğine şahit oluyoruz. Bazen de bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Alternatif okul modellerini aşağıda kısaca anlatalım.
Ev okulları; okul denen olguyu ortadan kaldırarak ebeveynlerin kendi programlarına göre çocuklarını şekillendirdiğini görüyoruz. 
Sözleşmeli okullar ( charter schools)yarı özel bir okul türü olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir vakıf, şirket veya derneğin otoritesinde herhangi bir okulun yönetimini devralması şeklinde başarı odaklı okullar olduğunu görüyoruz.
Mıknatıs okulları; öğrenci odaklı bir eğitim verildiğini güçlü yönünü geliştirmeyi hedefleyen bir okul olarak karşımıza çıkar. Bu okulu tercih edenler genelde siyahi insanlar olduğunu ve beyaz insanların tercih etmediğini bu yönüyle ırksal bir ayrımın yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır.  
Waldorf okulları, çocukların özgürlük alanlarını daha da geniş tutan ve onların doğa ile buluşmasına imkan sağlayan bir okul türüdür. Bu okulların teknoloji olmadığını öğrencilerin doğa ile iç içe bulunmasına imkan sunan yaparak ve yaşayarak öğrenme sağlayan bir modeldir.
Montessori okulları; çocukların bu okul türlerinde serbest bırakılıp keşfederek öğrenmelerine imkan sağlayan bir okul modeli olarak karşımıza çıktığını görüyoruz.
Paideia okulları; tüm çocukların tüm yönlerinin gelişimine katkıda bulunarak yetişmesini sağlamaya yönelik bir alternatif okul olduğu görülür.    Öğrencilere sorular sorarak onları düşünmeye sevk eder. Eleştirel düşünen bir eğitim modelini benimsemektedirler.
Reggio Emilia Okulları; materyaller ile zengin ve yaratıcı bir eğitim imkanı sunmaktadır. Okulöncesi eğitim modelini kapsayan bu okul modeli uygulama esaslı olup öğrencilerin yaparak ve yaşayarak öğrenmesine imkan sağlamaktadır.
 Demokratik-Özgür Okullar; adı gibi öğrencilerin özgürce kararlar aldığı, ve istediği derslere iştirak ettiğine şahit oluyoruz.
Risk Altındaki Çocukların Eğitimine Yönelik Okulları incelediğimizde ise özellikle yoksul, mağdur, hasta veya mahkum olan ebeveynlerin çocuklarının gördüğü bir eğitim türü olduğunu görmekteyiz. Bu tip olumsuzluklara karşı alınmış bir tedbir niteliğini taşımaktadır.
Doğu toplumlarında alternatif eğitim uygulamaları; buradaki uygulama batıya nazaran çok farklı olduğunu görmekteyiz. İncelediğimizde zorunluluk ve imkansızlıkların sebep olduğunu sadece temel eğitimin verildiği bir eğitim modeli olduğunu görüyoruz.
Türkiye’deki alternatif eğitim uygulamaları baktığımızda ise medrese eğitimi, eğitim enstitüleri ve matematik köyü şeklinde sıralanmaktadır. Medrese  eğitimi dini ağırlıklı bir eğitim iken, köy enstitüleri bir tolumun genelini total bir şekilde geliştirmeyi hedefleyen şuan devam etmeyen bir eğitim modeli, matematik köyü alternatif bir uygulama gibi görünse de genelde yazın matematik dersleri ile birlikte felsefe eğitimi olarak karşımıza çıkmaktadır.
Sonuç olarak alternatif eğitim anlayışı ülkemiz açısından düşündüğümüzde eğitim kalitesini artırabilecek bir sistem olabileceğini düşünüyorum. Çünkü ülkemiz yedi coğrafik bölgeye ayrılırken farklı kültürdeki insanları da içinde barındıran bir ülke olması hasebi ile bu zenginliğin bir yol haritası olabilecek bir sistem olduğu düşüncesindeyim.

Bu konuyu yazdır

  Boşa Böbürlenme Gel Deli Gönül
Yazar: Caglari - 28-11-2019, Saat: 01:27 - Forum: Anadolu Şiirleri - Yorum Yok





Boşa böbürlenme gel deli gönül
Dört mevsim dermeye harmanınmı var
Hiç te kibirlenip kurulma gönül
Hükümler vermeye fermanınmı var
***
Güneş niçin aya yıldıza komşu
Nedir şu denizler dağlar ordusu
Kuşların sesi var gülün kokusu
Gater gater olmuş kervanınmı var
***
Ne çıkar Çağlarim olsan süleyman
Saltanatlar sana kılsada feyman
Gün gelir ki döner bu çarkı devran
Ona dur demeye dermanınmı var.
***
Aşık Çağlari. Muammer Çalar

http://www.caglari.com Online müzik Shop
https://itunes.apple.com/nl/album/hosgoru-4/id966884934?ign-mpt=uo%3D4

Bu konuyu yazdır

  İN AŞAĞIYA ULAN
Yazar: ömer faruk hüsmüllü - 01-11-2019, Saat: 13:15 - Forum: Öykü-Hikaye - Yorum Yok

Dolmu.jpg

Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin önü. Durakta iki dolmuş bekliyor. İkisinde de oturacak yerler dolu, çok sayıda da ayakta yolcu var. Öndekinde daha çok. Yolcuların çoğu ya muayene olup evine dönen hastalar ya da bir yakınları hastayı ziyarete gelmiş kimseler.

Kahya soranlara, dolmuşların güzergahını açıklıyor. İki yolcu daha binince öndeki dolmuş hareket ediyor.

Hava açık, hafif bir rüzgâr esiyor.

Öndeki gidince arkadaki dolmuş, durağın ön tarafına yanaşıyor. Muavinlik yapan beyaz gömlekli, kot pantalonlu bir genç, yolcu toplamak için bağırıyorsa da ne dediği tam olarak anlaşılamıyor. İki kişi biniyor.

Havada sıkıntı var.

Dolmuşun içinde, hareket etmesini bekleyen ayaktaki yolculardan bazıları “çıt çıt” diyor, bazıları da kafasını sallıyor. Sabırları tükenmek üzere. Ayakta en az on iki kişi varken türbanlı genç bir bayan, bebek arabasıyla binmek istiyor. Yolcular bebek arabasına yer açmak için birbirlerine iyice yanaşıyorlar. Az sonra bebek arabalı bayanın arkasından iki lise öğrencisi de binerek bir yerlere sıkışıyor.

Havada fırtına habercisi koyu gri ve yeşil karışımı memeye, keseye, püsküle benzer bulutlar dolaşıyor.

Kırklı yaşlarda, Karadeniz şivesiyle konuşan erkek bir yolcu söylenmeye başlıyor:

-Bu ne ya? Daha ne kadar bekleyeceğiz? Kimsenin de sesi çıkmıyor. Adam doldurdukça dolduruyor.

Hemen yanındaki yaşlı bir adam:

-Daha minibüsün üstü boş, oraya da yolcu alsın gideriz. Diyor yavaş bir sesle; daha doğrusu ironi yapıyor ama Karadenizli, bu sözleri hiç duymuyor ve söylenmesine devam ediyor. Bu arada genç bir kız ve genç bir erkek daha biniyor. Sonra orta yaşlarda bir kadını bindirmek için muavin yolcuların arka tarafa yanaşmasını söylüyor, kimse yerinden bile kıpırdamıyor, çünkü hareket edecek yer yok. Onun için muavin kapı önündekileri iteliyor ve kendi de içeri girip şoföre:

-Tamam abi, devam et, diyor.

Dolmuş hareket ediyor, Karadenizli söylenmeyi sesini yükselterek sürdürüyor.

-Rezillik bu rezillik. Kaç dakikadır bekliyoruz, bir santim bile boş yer yok ve hâlâ müşteri almaya çalışıyorsunuz.

Şimşek çakıyor ve gök gürlüyor.

Şoför, bu sözlere kızıyor. Giden arabada arkasına dönüp Karadenizliye laf yetiştirmeye çalışıyor. Gözleri uzun farlarını yakmış bir otomobil gibi. Kafasını sallamasından öfkelendiği belli oluyor. Ayrıca sık sık ani fren yapıp kuvvetlice gaza basıyor. Yolcuların içi dışına çıkıyor.

-Bak oradaki tabelada ne yazıyor? Ayakta yirmi yolcu alınabilir, diyor.

-Yalan söyleme, orada öyle bir şey yazmıyor. Ufacık arabaya yirmiden fazla kişiyi ayakta bindirdin. Allah gözünüzü doyursun.

-Seni zorla bindirmedim, al paranı ve in aşağıya!

-Neden inecekmişim? Ben ne yapacağımı biliyorum.

-Ne yapacaksın? Rahatsız olduysan taksiyle git.

-İster taksiyle ister dolmuşla giderim. Seni ilgilendirmez.

-O zaman konuşmayı kes, deyip şoför aracı durduruyor ve kapıları açıp:

-Bu adam inmeden bir yere gitmem. İn ulan aşağıya! Diyor.

Durak yüz elli-iki yüz metre kadar geride kaldı. Şoförün bu lafı üzerine yolculardan bazıları panikliyor, ayaktakilerden ön tarafta bulunan iki kişi şoförü yatıştırıp ikna ediyor ve dolmuş kapılarını kapatarak hareket ediyor. Karadenizli durmadan konuşuyor:

-Gittikten biraz sonra bak neler olacak? Bunların hesabını vereceksin. Sen benim kim olduğumu bilmiyorsun.

-Kimsin ulan sen, it oğlu it? Söyle de bilelim.

-İt sana derler. Bana da Ahmet Rıza Yıldız derler.

-Ahmet Rıza Yıldızmış! Böyle bir ad hiç duymadım.

-Yakında duyacaksın ve bedel ödeyeceksin.

Acı bir fren sesi ve dolmuş gene duruyor, kapı açılıyor, el freni çekilıyor, şoför koltuğundan kalkmak için hamle yapıyor ise de öndeki bir kişi omzundan bastırıp oturtuyor. Şoför Karadenizliye:

-İn aşağıya ulan, yoksa ben indiririm, diyor.

-İnmiyorum, beni kimse indiremez. Gideceğim yere kadar götürmek mecburiyetindesin.

Fırtına kopuyor ve yıldırım düşüyor.

Ayağa kalkan şoförün, farı andıran gözlerine kirpinin oklarını andıran saçları da ekleniyor. Yolcuların üzerinden adeta uçarak Karadenizlinin üstüne atlıyor, yakasından tuttup çekiyor. Bağırışlar, çığlıklar, ağlama sesleri, küfürler... Karadenizlinin yanındaki yaşlı adam iyice sıkışıyor, nefesi daralıyor. Bir yandan da boynuna astığı yakın gözlüğünün kırılmasından korkuyor ama bakması, kontrol etmesi imkansız.

Birkaç saniye sonra dolmuşun içi rahatlıyor. Çünkü Karadenizliyi şoför ve muavin dışarı atmayı başarıyorlar, tabii bu atma sırasında birçok yolcu da dışarı savruluyor. Yaşlı adamın ilk işi boynuna astığı yakın gözlüğünün kırılıp kırılmadığını kontrol etmek oluyor, neyse ki sağlam.

Yola düşen orta yaşlarda bir kadının yüzü kıpkırmızı kesilmiş, gözlerinden yaşlar akıtarak ağlıyor, oniki yaşlarında bir kız burkulan ayağını tutarak kaldırımda sekiyor, bir adam kapının hemen yanında asfalt üzerinde yatıyor ve üç-dört kişi de dolmuşun arka tarafında bağırışıyor. Tabii kaldırımın ortasında yatan Karadenizliyi şoför ve muavin hem yumrukluyor hem de tekmeliyor. Karadenizli onlara karşılık vermeye uğraşsa da başarılı olamıyor.

Neden sonra üç adam kavgayı ayırıyor, yolcular ve şoför ile muavin dolmuştaki yerlerini alıyor. Karadenizli yattığı yerden kalkıp ceketinin cebinden kağıt kalem çıkarıyor, dolmuşun plakasını kaydediyor ve bir yandan da sağ yumruğunu sallayarak bağırıyor:

-Sen benim kim olduğumu biraz sonra öğreneceksin, biraz sonra...

Kavga sırasında dolmuştan düşen kadın söyleniyor, ama şoföre mi Karadenizliye mi? Belli değil.

-Namussuz, ahlaksız, utanmaz.

Fırtına kesiliyor, bulutlar dağılıyor; kırmızı, turuncu, sarı karışımı renkleriyle güneş görünüyor.

Dolmuş hareket ediyor, yüz metre sonra duruyor bir yolcu indirip iki yolcu alıyor. Aracın içinde bir kedinin bile sığabileceği kadar yer kalmıyor. Şoför telefonla konuşmaya başlıyor, karşısındaki araç sahibi olmalı.

-Abi, az önce bir yolcu terbiyesizlik etti, ben de aşağıya attım. Haberin olsun. Tamam abi tamam, öyle yaparım.

Bir müddet dolmuşun içine ölü bir sessizlik çöküyor; öyle ki motorun ve lastiklerin sesi bile duyulmuyor. Hatta yolcuların nefes alışları.

Ölü sessizlik uzun sürmüyor. Araç keskin bir virajı zor dönüyor, on metre sonra da sert bir fren yaparak duruyor. Fren sesi, yolcuları heyacanlandırıyor, hatta bazılarının tüyleri diken diken oluyor. Kapı açılıyor, sırtında çantası olan bir erkek öğrenci, önce binmeye yelteniyor, sonra vaz geçiyor:

-Tamam abi, sen devam et, çünkü bu dolmuş dolmuş, diyor.

Dolmuş, egzosundan siyah ve gri karışımı duman çıkararak “pat pat” sesleri arasında ani bir kalkış yapıyor ve şehrin trafiği içine dalıyor.

Bu konuyu yazdır

  AKÇAABAT’A DAİR DÜŞLER VE DÜŞÜNCELER
Yazar: M. Nihat Malkoç - 14-07-2019, Saat: 14:04 - Forum: Haftanın Yazısı - Yorum Yok

M. NİHAT MALKOÇ

Akçaabat, Karadağ’ın koynunda uyur her gece. Sağanak yağmurlar emzirir kuruyan toprağını. Masum gözbebeklerinin pırıltısında uyanır her sabah… Bir simitçinin mahmur sesiyle sokaklar gerinir, uyanır derin uykusundan. Kıtlama içilen demli bir çayın huzuru hiçbir şeye değişilmez sabahın kör saatlerinde. Çayla simidin dostluğu sofraların ağır misafiri köfteyi bile kıskandırır. Kentin sokakları doğan güneşe selam durur kristal bakışlarıyla. Zirvedeki bulut göz kırpar asırlık çeşmelerin gümüş işlemeli kurnalarına. Yamaçlara sıkıca tutunan sisler örter tüllerin ardında saklanan emsalsiz güzelliği. Şehrengizler hasedinden dört parçaya bölünür kelimelerin billur fanusunda. Vaktin tenhasında uyur geçmişe dair düşler ve sükûtu öğüten gülüşler... Tepeler çiçeklerle bezenir mor şafakların uykuya daldığı demlerde.

Kaldırımlarında zamanın ayak sesleri saklıdır Pulathane’nin. Hüzün sarmaşıkları sarmıştır hatıraların eşiğini. Zamanın beşiğinde sallanır mazinin görkemli saltanatı. Uçsuz bucaksız göklere karışır emek bahçesinde akıtılan terlerin misk ü amber kokusu. Gökkuşağının yedi rengi siner cumbalı evlerin bahçelerine. Ölümü dipdiri kılar soğuk mermer taşlarının ihtişamı. Hicran bir hüzün demeti bırakır yürek kapılarına. Karşılıksız kalır uzaklara gönderilen gül kokulu, hasret yüklü mektuplar… Düşler hüzün elbisesini kuşanır, arz-ı endam ederek süzülür geçmişin kapı aralığından. Yitik güneşler ansızın belirir ufkun ardından. Yara almış hatıralara merhem olur yarına dair düşlerimiz. Koca çınarların gölgesinde soluruz dünün siyah beyaz duygularını. Sebillerden akan berrak sular ruhların kirini süzer kuşatılmış zaman imbiğinden. Esrik duygular gölgelerin eteğine tutuşur vaktin derinliklerinde. Akçaabat’ta zaman büyür alabildiğine. Kuşatır sonsuzluğu denizin mavisi, dağın yeşili…

Dağların yeşilini, göğün mavisini genç bir kız edasıyla giyinir Akçaabat her sabah… Ulu çınardan bir iri yaprak düşer… Çınar yine de bir şey kaybetmez gözleri kamaştıran ihtişamından. Ölüm çalar ruhların kilitli kapısını. Tozlu albümlerde kalan yarısı yırtık bir fotoğraf, yaşama dair tek tanığınız olur. Ayaklanır, sımsıcak soluğu kesme taşlara sinen küllenmiş tarih…. Sargana’da toprağının kara bağrında yatar yeşil sarıklı şehitler… Mermerlerin nabzından ve âminler yankılanan kubbelerden bir el uzatılır yaşayan fanilere. Zamana tanıklık etmiş Ak Cami, salâtsız felah olmayacağını haykırır günde beş kez süngü misali minarelerinden. Ruhlar kıyama durur servilerin zikre daldığı aydınlık seherlerde.

Gönüllerin başkentidir Akçaabat... Sırf bu yüzden tafra satmasını çok görmemek lazım bu şehre… Mütebessimdir bu kentin düne bakan yüzü. Dünle bugün, bugünle yarın arasında sağlam köprüler kurar gece gündüz demeden. Eksik yanlarımızı da tamamlar aslında. Neftî minyatürlere gömülen tarih, Orta Mahalle’de uyanır mahmur gözlerle. Serzenişlerin ahı tutar gök kubbenin yedi kutlu basamağını. İsyan sözcükleri yakılır her yanı is tutmuş ocaklarda. Eprimiş düşler gecelerin karanlığından kaldırır başını, gözbebeklerimize abanır seherlerde. Ahşap, betonun soğukluğuna ve ruhsuzluğuna isyan bayrağını çeker.

Sokakların doyumsuz güzelliği zamanın gergefinde dokunur altın ipliklerle. Kentlerin tarihinin ayrılmaz bir parçasıdır sokakların tarihi. Nisyana kapalıdır onların belleği. Akçaabat’ta da her sokak bir tarihtir. Orta Mahalle yarınlara müşfik gözlerle nazar eyler karanlıklara inat.... Başını kaldırıp zaman penceresinden bugünlere bakar hüzünlü gözlerle. Belleğimizde tutuşur anılar… Pulathane sokaklarının kesme taşlarında zamanın altın izleri var. Orta Mahalle’de ahşabın saltanatı kamaştırır gözleri. Tarihî doku, zamanı kuşatır çepeçevre. Cumbalı evlerin kahkahası yankılanır betonarme duvarlarda. Dünden bugüne yapmış olduğu kutlu yolculukta yine de zamana direnir bu mahalle. Siyah beyaz karelerde yaşayan tarih, bütün haşmetiyle ‘ben de varım’ der. Öylece tutar zamanın elinden. Bizler umuda kepenklerimizi indirmeden Orta Mahalle’de tarih, nostalji griliğindeki kepenklerini indirmez zamana. Direnir direnebildiği kadar… Kuşanır uhrevî iklimlerin sonsuzluğunu.

Akçaabat hiç uyanmak istemediğimiz bir uykuda gördüğümüz doyumsuz düştür. Bu rüyanın yorumu hayra delalet eder şüphesiz. Yarınlarımız bu rüyada canlanır; uyanır derin uykusundan. Şehir okşar başınızı bir anne şefkatiyle. Geceye dağılan şehrayinler çocuk yanımızı emzirir. Yarısı yırtık bir siyah beyaz resimde tebessümü donmuş silik hatıralar, kalan hüzün artığı ömrün dibacesi olur. Şehre dair düşler ve düşünceler yeknesak hissiyatı kanatlandıran bir barış güvercini gibi süzülür zamanın sonsuzluğunda. Zamana tanıklık eder cadde ve sokakları. Kuytularında yankılanan ses, sessiz çoğunluğun gül renkli avazı olur. Şimdi Akçaabat renk renk, nakış nakış, desen desen kilimdir mazinin epeski tezgâhlarında dokunan. Düşler filizlenir geleceğin şafağında. Umutlar yaprak yaprak açar yediveren misali.

Duygu ve düşünceleri kar beyazlığındadır Karadağ’ın. Gelinliğini kış boyunca çıkarmaz üzerinden. Buz gibi sularla her seherde yıkar esmer tenini. Karlar bile söndüremez yüreğindeki hasret ateşini. Sızım sızımdır denizlere karışan özlemi. O dimdik duruşu bir delikanlı saflığındadır. Buz gibi sularına karışmıştır kahırlar… Bağrında yaşanmıştır aşkların en güzelleri. Sonra da isyan etmiş sevgiye pusu kuran ihanetlere. Yaz gelince bağrında açar türlü çiçekler. Cemreler peşi sıra düşünce buram buram toprak kokusu genzimizde hissedilir. Rüzgâr taşır selamını yüreklerden yüreklere... Selam rüzgârdan evvel gider. Bir genç kızın gergefinde dokunur yarınlara dair umutlar. Hasret ateş olur dağların doruğunda. Kim istemez Karadağ gibi dik durabilmeyi ve son nefesine kadar Karadağ misali dik kalabilmeyi?...

İstanbul’un Eyüp Sultan’ı neyse Akçaabat’ın Sargana’sı da odur bence. Akçaabat’ın ve insanlığın kalbi atar burada. Taş, taşlığını unutturup ancak bu kadar gizli bir ruha bürünebilir. Burada gök boşluğuna açılır mabed… İrşad goncaları iri güllere dönüşür bahçelerde. Sonsuzluğa bir nur kapısı açılır seherlerde… Sargana’da dualar kuşatır gök boşluğunu. Hakk dostlarının şefkat eli değer üzerinize. Boşluğa zincirlenen gönüller huzurla dolar; arınır kirlerinden. Ruhların ateşini ancak Sargana’nın suları söndürebilir. Batıdan doğuya doğru esen meltem, gönülleri ısıtır. O rüzgâr ki, Hak ve hakikat yiğitlerinin kokusunu getirir bize. Rahman Camii’nin kumruları andıran minarelerinden yükselen ezanlar kabrin mermer taşlarına çarparak gönüllerde yankılanır. Bir yanda çınarların azameti, öbür yanda servilerin hüznü, fanilikle bakiliği remzeder aynı karede. Burada mihrabın duvarlarına sinmiştir çağların hükmünü elinde bulunduran Kur’an sesi… Bu ses bizi Hakk’a çağırmaktadır her dem… Akçaabat bu sese kulak vererek yollara düşmektedir seherlerde.

Şehirler mabetleriyle güzeldir, şehirlerin eksiğini mabetler tamamlar. Akçaabat camileriyle de bir başka güzeldir. Kavaklı Rahman Camii’den semaya yükselen ezanlarla günde beş vakit soluklanmaktadır Akçaabat… Bu nefes hayat vermektedir şehre. Akçaabat’ın Ayasofya’sı olan bu mabedin çinilerinde hakikatin gür sesi yankılanmaktadır. Öte yandan Ak Cami’den şehre yayılan gül yüzlü ezanlar Pulathane’ye zamanın altın mührünü vurur. Maziden arda kalan bir hüzün siner içinize. Yürek telleriniz oynar yerinden. Camiin minberinde kâinatın silueti yansır boylu boyunca. Sarmaşık motiflerle sülüs yazılar birbirini tamamlar gibidir. Su sesleri Kur’an seslerine karışarak gönül bahçelerinin ateşini alır. Bu güzel mabet, imanlı alınlardan öperek hayat bulmaktadır. Şehir bu uhrevî yapılarla güzelliğine güzellik katmaktadır. Dünyayla ahret arasında kutlu bir köprü vazifesi görmektedir camiler…

Bir masaldan fırlamış ağırbaşlı bir bilgedir Akçaabat. Yüreklerin kasvetine merhemdir. Koca bir medeniyetin hülasasıdır bu şehir.... Burada atılmıştır sevgi tohumları… Çekirdek bu mümbit topraklarda çınara dönüşmüştür. Sokaklarında bir canlı tarih arz-ı endam eder. Kent zamanın altın beşiğinde henüz çocukken bir yağız delikanlı olmuştur zamanla. Nice gül yüzlü insanları bağrına basmıştır bu topraklar… Gönül dostlarının ruhaniyeti kuşatmıştır bu şehrin her bir zerresini. Yürekler sevgi tomurcuklarıyla bayram yerine dönüşmüştür zaman fanusunda. Zihniniz bu demlerdeyken zaman ırmağında arınırsınız esrik düşüncelerden.

Akçaabat’ın gül yüzlü insanları direnir hayatın zorluklarına. Ödünç umutlar ve güven alınır, satılır çoğu zaman. Taş duvarlarda solmayan bir tebessüm karşılar sizi güneş doğarken. Düşler ve düşünceler beyaza boyanır düşlerin gölgesinde. Adalet terazisinin en ağır taşı olur hak ve hakikat… Yalan ve talanın adı silinir yüreklerden. Güzellik çirkinliği, aşk nefreti, barış savaşı, cesaret korkuyu, inanç isyanı, sessizlik çığlığı, su ateşi, mazi metalik çağın suretini kovar mekânından. Kanaat dolar heybelere. Güvercinler ‘hû’ sesleriyle doldurur camilerin avlularını. Sicim gibi rahmet yağmurlarıyla bulutlanır masmavi gözler… Ezanların uhrevî tınısı günde beş vakit emzirir pörsümüş iştiyaklarınızı. Geçmişe dair her şey tarihin ihtişamına şahitlik eder burada. Asırlar boyunca helal bir ekmek kapısı olur Salı Pazarı ter akıtan müdavimlerine. Sabrın çardağı altında kanaat dantelleri örülür o bembeyaz sevgi ipliğiyle.

Orta Mahalle yüz akıdır Akçaabat’ın. Zamanın ötesine bir koridor açılır zihninizde. Ecdadın aydınlığında def edersiniz karanlıkları. Geçmişten arda kalan hüzün sarar bütün benliğinizi. Endişeleri kovarsınız içinizden. İhtişamı dağlara, taşlara sinen tarih, başını kaldırır bakar zaman penceresinden. Yemyeşil bir buket sunulur size bu kutlu mahalleden. Orta Mahalle geçmişe dair gördüklerini bir anlatsa size, nostaljik sularda ufkun ötesine yol alırsınız. Fırtınalara açarsınız bağrınızı. İçinizdeki ateşi sular bile söndüremez. Aşkların en güzelini seyretmiştir her bir köşe… Nice acılara şahit olmuştur. Buradan yaşanır hayat gönlünce. Hayallerinizi peşi sıra sürükler mazinin ihtişamı. Gerçekler rüyaları kıskandırır bu yerde. Ahşap binalar betonun asık suratına gülümser, biraz da acıyarak ve utanarak…

Akçaabat’ı anlatmak zordur bu sınırlı kelimelerle. Akçaabat, rüyalarımı süsleyen şehir!… Karanlığıma doğan güneş… Acılarımın panzehiri… Yolların kavşağında kılavuzum, en zor zamanlarımda umudum, azgın sularda can yeleğim… Sözlerimi şereflendiren belde, dünya cennetim, yaralarıma merhem, masallarımın iyi yürekli prensesi, alınterim, ekmeğim, tarlamda sararmış tütünüm… Bir küçük fidanın çınara dönüştüğü belde, zemherilerde içimi ısıtan güneş, hicret duygularımın menzili, şiirim, bin yıllık bestem, dudaklarımdan düşmeyen terennüm, gönlümdeki ateş bahçelerini sulayan şehir, karanlık gecelerime doğan mehtap, adıma ve aşkıma düşen kutlu pay, huzurun gölgesi, uçarı gönlümün akıl hocası, hicran ateşimin dumanı, sekerat vaktindeki son nefesim, azgın dalgalara karşı sığınacağım en güvenilir liman… Dar vakitlerde elimden tutan sıcak dost… Akçaabat aydınlık geleceğim…

Gönül lügatimdeki sözler ne kadar da kifayetsiz…Seni başka nasıl anlatabilirim ki!... Dilerim son nefesin sende olsun. Gözümün nuru, kalbimin süruru aziz şehir!... Beni de al o müşfik kollarına, beraber uyuyalım son uykumuzu. Beraber dirilelim bir mahşer sabahı seninle… Dünyaya bir kez daha gelsem inan ki senin toprağında açardım yumuk gözlerimi.

Sözün özüdür Akçaabat… Geleceğe umutla bakmaktadır bu güzel diyar… Herkes bugünlerin şehrini yarına taşıma telaşındadır. Gül yüzlü şehir özüne sadık kalarak geleceği kuşanıyor geçmişten aldığı hızla ve hazla…2018’deki yüzüncü kurtuluş yılına daha bugünden hazırdır. Gülen yüzüyle, Trabzon’un yanı başında güven telkin etmektedir hep… Miş’li geçmiş zamanlardan şimdiki zamanlara yansıyan yekpare bir rüyadır bu şehir... Heykeli dikilmiştir yürek meydanlarına. Kalpler onunla atmaktadır günün her saatinde. Gönül tahtında fermanlar ve hükümler onundur. Hülyalarımızın bahçesinde açan nazenin bir güldür, sevdaya tutulanların kalp çarpıntısıdır. Güvercinlerin yarınlara taşıdığı zeytin dalıdır. Akçaabat hayatın ta kendisidir, duyguların şahlandığı yürek menzilidir. Şiirlere, masallara, hikâye ve romanlara düşen ak ilhamdır. Adıma yazılmıştır hasret payı… Son sözüm Akçaabat’a dair dizelerimde saklı... Akçaabat bu dizelerimin gül yüzlü kahramanı, düşlerimin tanığıdır:

“Gönlü düşürdü yere billâh sakar bu şehir
Yaralı yüreğime çivi çakar bu şehir
Hüzün süvarileri dayanınca yüreğe
Hayal denizlerinden ruha akar bu şehir…
Pulathane içinde saklar vaktin hüznünü
Dünden alıp ilhamı güne bakar bu şehir
Akçayla olur abat gülümser Akçaabat
Selamet sahiline elbet çıkar bu şehir…”

Bu konuyu yazdır

  ŞAH BEYİTLER-1
Yazar: M. Nihat Malkoç - 13-07-2019, Saat: 18:59 - Forum: Türkçe Şiirler - Yorum Yok

ZAN

Vicdanı ifsat eyler, gıybete gebedir zan
Günahları çoğaltır, dengede kalmaz mizan

SALÂ

Sonsuzluk çağrısını duydum salâ sesinde
Ölümsüzlüğü buldum ölümün bestesinde

SULTANLIK

Kula kulluk etmemek saltanattır, hanlıktır
Yalnız Hakk’a kul olmak en büyük sultanlıktır

SÖYLENMEDİK SÖZLER

Söylenmedik sözleri yarına saklıyorum
İmanın cilasıyla ruhumu paklıyorum

BÜYÜK GÖÇ

İnsanlık maveraya göçüyor akın akın
Uzak sandığın ölüm, şah damarından yakın

İMANIN FÂRİKASI

Vefa has bir duygudur, imanın fârikası...
O ki saklı cevherdir, insanlık harikası

GERÇEK YÂR

Bize her var'ı veren, bir var vardır unutma!
Odur sadık dostumuz, gerçek yârdir unutma!

BATAKLIKTAN GEÇERKEN...

Bataklıktan geçerken kirlenmemektir hüner
Çamurlanmamak için, akleyle, çare öner!

KULUN HALİS NİYETİ

Dağlar taşıyamazken mukaddes emaneti...
Ateşi gülzâr eyler kulun halis niyeti

M. NİHAT MALKOÇ

Bu konuyu yazdır

  GEÇMİŞİN AYNASINDAN YANSIYAN PULATHANE
Yazar: M. Nihat Malkoç - 13-07-2019, Saat: 14:25 - Forum: Haftanın Yazısı - Yorum Yok

M. NİHAT MALKOÇ

Zaman akıp gidiyor bir nehir misali… Geceler uzuyor Akçaabat’la bütünleşen rüyalarımda. Hareleniyor mazinin gölgesi son deminde hatıraların. Karanlığın kalbinde yatıyor aydınlığın sureti. İçimdeki yangını söndüremiyor Akçaabat sebilleri. Bir çınar zaman perdesini kaldırıp bakıyor yaşanan zamana. Karadağ’ın etekleri tutuşuyor hasretimden. Başımda düne dair gizli bir sevda… Bağda gülüm soluyor; ocaklarda kül oluyor nihayet… Gözlerim ufukta şafağı bekler durur. Sözler ağıt sıcaklığında, yürekler darmadağın… Gel de toparla paramparça olmuş duygularımı.

Akçakale’de denizin mavisi dağların yeşiline karışıyor. Bir zeytin dalı uzatıyor asık suratlı barutla beslenen çağa. Eli havada kalıyor bir süreliğine. Yakamozlar mavi sulara bir şeyler fısıldıyor sanki. Heybeme doluşan bir demet hülya, yalnızlığıma karışıyor. Bir dilencinin umudu parlıyor sönük ferlerimde. Bu şehir paramparça eder uykularımı. Arada bir şeytan yoklar nefsimi. Özleyen bir bakışta dile gelir anılar. Çayın deminde bulurum hüznün yeşilini. Bütün sayfalarını okumak isterim Akçaabat’ın ak kitabının. Siyah-beyaz resimlerin cümlesine dalmak isterim hasret kıvamında. Eski zaman şarkılarında sen söyleniyorsun Akçaabat, seslerin en yumuşak tonunda. Rüzgâr bana koşuyor alıp da kokunu kollarına. Sürgüne adanmış bir çocuğun gözyaşlarının tuzunda buluyorum seni. Saydam bir bulut gibi belirirsin göklerimde. Yüzümde damlalar, kulaklarımda eski bir besteyi andıran yağmur sesleri…

Akçaabat, geçmişin hayaliyle uyuyor zamanın koynunda… Ak Cami’nin kubbelerinin sessizliği hatıralara yaslıyor başını. Bir martı simit bekliyor cami avlusunda. Zümrüdüankalar dadanıyor sana dair masallarıma. Yağmalıyorlar düşlerimi. Gecenin ayazında içimi senin sevginle ısıtıyorum. Gökte dolunay serenatlar diziyor güzelliğine. Karanlığın pençesinde dağılıyor uykularım. Yalnızlığın uzun bestesi kulaklarıma değiyor gramofonda. Büyüdükçe büyüyorsun yalnızlığımda. Göçmen kuşların kanatlarına yazıyorum adını; götürsünler adını ve kokunu uzak diyarlara. İsmini ezberlesin hasedinden çatlayan şehirler; seni ansınlar her gece…

Deniz kucaklıyor şehri büyük bir arzuyla… Akçaabat göz kamaştırıyor sahilde. Dalgalar öpüşüyor kıyılarla. Takalar ufka umut taşıyor gecenin sabaha dönüştüğü vakitlerde. Her gurup vakti suları ateşe veriyor gizli bir el… Yüreğimde birikiyor dolunaydan damlayan parıltılar. Gamı kasveti sürüyorum namluya. Çözülüyor yürekçiğin düğümleri. Kan kırmızı şafaklarda büyüyor arzularım damar damar…

Sargana’da uhrevi ve sonsuz bir uykuda melek kanatlı ruhlar… Ölümün rengi gülkurusudur bu adsız mezarların gölgesinde. Korkular manevî ıtır kabilinden kokulara karışır mezar taşlarının âlemlerin ötesine bakan esrarlı aynalarında. Kırılır faniliğin boynundaki tasmalar. Dağılır göklere gönüllerden dudaklara yansıyan tebessümler. Buz tutan alnıma uzanır sımsıcak bir el… Okşadıkça başımı unutturur bana yetimliğimi, öksüzlüğümü… Lodosların dağıttıklarını kıble rüzgârları toplar yeniden.

Şairlerin yüreğine düşen ilham olursun Akçaabat... Defterler dolusu şiir yazılır senin için. Sırça köşkler kurulur yakuttan kelimelerden. Denizler mürekkep olsa yetmez güzelliğini tasvire. Pulathane, kimliğimde yazılan altın yaldızlı bir ad olur. Duygularımı, düşüncelerimi, serzenişlerimi ifşa eder zamana boy gösteren güzelliğin. Geleceğimi kuran bilge bir mimardır Akçaabat… Güldüğümde de, ağladığımda da onunlayım hep… Odur beni ilk teselli eden sırdaş. Sırtımı sıvazlayan odur elbette. Caddeler, sokaklar taşır geçmişin taş kesilen ağır yükünü. Nazlı şehrin yemyeşil gözleri kalır bende; bir yağlıboya resim olur tuvalimde. Bir bengisu olur düşer yangınlarıma. Erenlerin zengin ruh ikliminde tamamlanır ruhumun eksik yanları…

Sonsuzluğa şahitlik eden göklerin altında her güne yeni umutlarla başlar Akçaabat… Bilir ki her gün taze bir başlangıca gebedir. Bilir ki umutlar insanın en darda kaldığı anlarda yetişir imdadına. Umut bahçeleri kuruyunca ölür insan… Hızır’ı çağırır içinden çıkamadığımız zorluklar… Pulathane, geçmişin sırlarına bürünür aşkın koyu maviliğinde. Medeniyetin beşiği olur şehrin zamana uzanan kalbi. Gece, kötülükleri örter o yumuşacık ipek tülüyle; kuru bir yalaz değer soğuyan kalbine.

Sahil koridorunda uzayıp gider, başka şehirlere benzemez Akçaabat… Şairlerin diline pelesenk olmuştur. Kesin çizgilerle çizilmiştir maziyle bugün arasındaki sınırları. Sonsuzluğun sırrı ifşa olmuştur bakır renkli ufuklarında. İslam’ın ‘eren’i, Türk’ün ‘alp’ motifiyle sarmaş dolaş olmuştur. Cetlerin ruhu dört bir yanına sinmiştir şehrin. Tarih burda efsaneler kadar süslü ve görkemlidir. Akçaabat bu yönüyle yaşanan zamana sığmaz, taşar geleceğe. Konuşur cümle eşya lisan-ı haliyle. Geçmiş, dile gelir mahallelerin izbe sokaklarında. Hepsi de Akçaabat’ın sesi, rengi ve ahengi olurlar zaman tünelinden geçerek… Haçkalı Baba uhrevî bir âleme bakar göz ucuyla. Sırlar ifşa olur zamanın sihirli aynasında. Dünün hatırası kıskandırır bugünkü köhne zamanı. Geleceğin rüyasını görür servilerin altında sonsuzluk uykusuna yatan yiğitler…

Su gibi berrak ve azizdir Akçaabat’ın bugünden, aydınlık geleceklere bakan gül yüzü. Suların sesinde aydınlanır şafaklar... Suyun rüyasını görür bahçelerde açan nergisler…. Sudan ibarettir geleceğe uzanan aydınlık düşler… Sebillerden akan sular bizi su gibi akıp giden hayatları tefekküre götürür. Gönül bahçesinde açar rengarenk şükür çiçekleri. Ruhumuzu besler şadırvanlardan boşluğa düşen su sesleri. Oluklardan akan her damla su adeta berceste bir mısraya dönüşür. Türküler bu şiirlerin serinliğinde yankılanır, öylece kuşatır sonsuzluğu. Şiir gibi özün özüdür Pulathane’de göze takılan her şey… Orta Mahalle geçmişten bugüne köprü kuran yekpare bir anıttır. Gözler kolay kolay toplayamaz dağılan nazarlarını.

Akçaabat içimize tılsımlı bir ayna tutar günün beş vaktinde. Ruhumuzun düğümlerini çözer mermer mezar taşları. Sargana’nın yiğitleri Akçaabat’a bir iri gölge olarak düşer şafakta. Göğüs kafesine sığmayan yürekler bütün kâinatı bir noktaya dönüştürür. Kutlu rüyalar şekil verir şehrin yakuttan saltanatına. Hak dostlarıyla, ulemasıyla kalpler Akçaabat için atar her dem... Pulathane, doğunun gizemiyle uyanır her sabah… Şehrin ortasındaki mezarlıklar, yaşayanlara nice ölümsüz nasihatler fısıldarlar. Burada ölümün yanı başında yaşar diriler. Her kabirden bir el uzanır âlemlerin ötesine. Akçaabat her iki âlemi aynı zamana sığdırır, yaşar ve yaşatır öylece. Akçaabat için söylenen her söz, zihnin duvarlarına nakış nakış işlenir.

Maneviyatla örülmüştür bu şehrin ak geçmişi. Zira Akçaabat ezan vakitlerinde secde eder Rabbine. Kavaklı Rahman Camii ölümü çağrıştırır önünden transit geçen dirilere. Hayatla ölümün aslında birbirine çok yakın iki dost olduğunu, ölümün insanlığı sonsuzluğa taşıdığını, bir at gibi kapımızda kişnemesine rağmen hiç de öyle huysuz olmadığını fark ederiz. Tam bu sırada Yunus’un “Ölümden ne korkarsın/Korkma ebedî varsın” dizesi ruhlara su serper. Yeter ki uzun yolculuğa çıkmadan azığımızı hazırlayalım. İşte o zaman ebediyetin nuranî yüzü belirir sandukaların yemyeşil örtüsünde. Sargana’nın yiğitleri, ölümü munisleştirirler bu iklimde. Şehitlerin gönlünde açar ebediyet çiçekleri. Taçlar ve tahtlar ellerinin tersiyle itilir. Gözlerin türbelerde dolaştığı sırada Üstad Necip Fazıl’ın ölüme dair şu dizeleri çarpar kulaklarımıza:

“Öleceğiz müjdeler olsun müjdeler olsun
Ölümü de öldüren Rabbe secdeler olsun”

Ak şehirler ak düşler görür sabahlara akan uzun gecelerin koynunda. Akçaabat’ta her mevsim, baharın rüyasını görür derin uykularında. Güzeller ellerinde testilerle salına salına suya gider. Elleri kınalı, gözleri sürmelidir Akçaabat’ın ak yürekli güzellerinin. Onlar ki yaralı gönlümü zincirleyen birer sevgi avcısıdır.

Kentin dört bir yanında güzellikler boy gösterir gözlere. Erguvanların kokusunu özler bahçeler. Donanmalar geçer masmavi gönül sularından. Görkemli bir mazi soluklanır kılıçların gölgesinde. Gerçeklerin aynasında dili tutulur yalanların. Bir somun ekmek doyurur gözümüzü gönlümüzü. Tanyeri ağaranda uyanırız derin düşlerden. Kalmaz ruhumuzda bir eser o eski gülüşlerden. Akçaabat’ı her düşündüğümüzde hasretten kor ateşler düşer yüreklere. Yalancı baharlarda açmaz çiçekler. Erguvanlar harabelerde de boy verir inadına. Hafızalar yosun tutar geçmiş zamanların dalgalı sularında. Kavuşmaktan başka ilaç kâr etmez ak şehri özleyen yaralı gönüllere.

Siz gül yüzlü Akçaabat’ı hele bir de tabiat derin uykusundan uyanınca görün. Deniz herkesten erken uyanır masmavi uykusundan. Kıyıları döver hırçın dalgalar. Balıkçılar ağlarını atmış, nasiplerini beklemeye başlamışlardır besbelli. Yeşil elbisesini kuşanan kent, Da Vinci’yi bile hasedinden çatlatır. İlahî kudretin elinden çıkmış bu harikulade resim... Bu tabloda dağ çiçekleri apayrı bir yer teşkil eder. Bütün güzellikler bizde Allah’ın kudretine ayna tutar. O renk cümbüşü şehre ayrı bir güzellik katar; bahar şarkıları söyler kulağına. Serenatların dekoru olur bin bir renkli çiçekler... Hayatın diriliği, tabiatın canlılığı seherlerin gölgesinde daha bir belirgindir. Bu doyumsuz ve gözde manzaralar ruhumuzun açlığını giderir, uhrevî bir sofra sunar bize. Bu sofrada doyururuz aç ruhlarımızı, bakışımız nurlanır bu eşsiz güzelliklerde.

Pulathane zamanın sonsuzluğuna açılan bir koridordur, bir açık hava müzesidir. Kökleri zamanı kavramış, toprağı sımsıkı kucaklamış ulu bir çınardır bu kent... Hamsi gibi ele avuca gelmez insanların hayata nasıl hükmettiklerini, onu nasıl yirmi dört saat boyunca atan bir nabız haline getirdiklerini bu topraklarda görürsünüz rahatlıkla.

Akçaabat hatıraların sonsuzluğa uzanan mahşeridir bir anlamda. Arzla arş arasında yaşananlara tanık olmuş bu şehir... Bu kentin ruhunu anılar diriltir ancak. Aslında eşyanın suretinde ifadesini bulur bu kadim hatıralar. Onları okuyabilmek için köklü değerlerle dost olmak, varlığın içyüzünü anlamak, hayatı içselleştirmek yeterlidir. Kovaladığınız her iz, sizi zamanın mahşerine götürecektir. Eşyanın dile geldiğine, zamanın bir gölgeden ibaret olduğuna, hakikatlerin her köşe başında sizi beklediğine şahit olacaksınız. İşte o zaman muhayyilenizi çöplüğe döndüren ayrıntıların, gerçekleri perdelediğini üzülerek göreceksiniz. Pulathane sizi doğumla ölüm arasında tılsımlı bir aynada yansıyan eşyanın hakikatine götürecek. Bunu görünce sizi mahveden ‘ben’den uzaklaşıp içinize ayna tutacaksınız. O sihirli aynada göreceksiniz yarınlarınızı. Akçaabat o sihirli aynada göz kırpacak aydınlık yarınlarınıza.

Akçaabat bir kimliktir aslında. Bu kimlik sizi zamanın ötesine taşır, ruhunuzdaki kirleri temizler. Suların şırıltısında bet seslerden azade olursunuz. Hasretleriniz, ıstıraplarınız, sevinçleriniz, ümitleriniz, geçmişiniz ve geleceğiniz birbirinin elinden tutarak sizi selamet sahiline ulaştırır. Rüyalardan arda kalan hüznü dağıtır Akçaabat’ın doyumsuz güzelliği. Akçaabat’ta düşler ve düşünceler hep ayaktadır, diridir. Ölülerin bir yüzü dünyaya bakar, dirilerin de bir gözü uhrevî âleme dönüktür. Akçaabat, şairlerin ve yazarların düşlerinde soluklanmaktadır miş’li geçmiş zamanlarda. Bu şehir beslemektedir gizli arzularımızı. Akçaabat huzura uzanmaktadır günün her saatinde; camileriyle, türbeleriyle, ölüleriyle ve dirileriyle… Tarih bunları kaydetmektedir hep... Akçaabat geçmişinden hız alarak 2018’li yıllara azimle ve cesaretle yol almaktadır.

Bu konuyu yazdır

  O GECE
Yazar: M. Nihat Malkoç - 13-07-2019, Saat: 13:57 - Forum: Kahramanlık Şiirleri - Yorumlar (1)

Zalimler uzaklaştı insanî duygusundan
Simalar muma döndü memleket kaygısından
Uyuyan dev uyandı o derin uykusundan
Sis çöktü, duman oldu 15 Temmuz gecesi
Bir garip zaman oldu 15 Temmuz gecesi

Kudurdu işbirlikçi, bir acayip an oldu
Kadın, erkek, kız, kızan; kayıp nice can oldu
Hainlerin hayali yer ile yeksan oldu
Damlalar umman oldu 15 Temmuz gecesi
Kavuşmak güman oldu 15 Temmuz gecesi

Vatanını sevenler meydanlara döküldü
Hıyanet mahfilinin azı dişi söküldü
Bükülmeyen nice kol, o gecede büküldü
Reisten ferman oldu 15 Temmuz gecesi
Yaraya derman oldu 15 Temmuz gecesi

Nice serdengeçtinin kefeni bayrak oldu
Cennetin sarayları nihai durak oldu
Mübarek simaları sütten daha ak oldu
Mücrimler düşman oldu 15 Temmuz gecesi
Kimisi pişman oldu 15 Temmuz gecesi

Zalimin nefret yüklü sırtındaki semeri
Temmuzun sıcağında yaşattılar zemheri
O gece Ankara'da görmeliydin Ömer'i
Çelişki yaman oldu 15 Temmuz gecesi
Kazanan iman oldu 15 Temmuz gecesi

Yurduma saldıranın hocası şeytan idi
Biz o gece Mecnûn'duk, Leylâ'mız vatan idi
Zifirî karanlığın az ötesi tan idi
Kimine liman oldu 15 Temmuz gecesi
Tek rehber Kur'an oldu 15 Temmuz gecesi

Ellerinde ne varsa sele verdi zalimler
O gece belli oldu cahillerle âlimler
Yaradan'dan güç aldı Yusuf yüzlü salimler
"Yol" ları "Saman" oldu 15 Temmuz gecesi
Yiğitler harman oldu 15 Temmuz gecesi

Korkusuzca yürüdük tankın üstüne gece
Şehit ve gazi olduk, teslim olmadık güce
O gece dağlar gördük, dağlardan daha yüce
Ülkeyi satan oldu 15 Temmuz gecesi
Coğrafya vatan oldu 15 Temmuz gecesi

M. NİHAT MALKOÇ

Bu konuyu yazdır

  GÜL KOKULU AK ŞEHİR
Yazar: M. Nihat Malkoç - 12-07-2019, Saat: 15:03 - Forum: Haftanın Yazısı - Yorum Yok

M. NİHAT MALKOÇ

Kentin aynasıdır içinde yaşayanlar… Akçaabat’ın aynasından yansıyan güzel insanlar sırtlamıştır bu şehri. Gül kokulu şehir, burada yaşayanların omzunda yükselmiştir aydınlık yarınlara. Sabah güneşi bu şehrin insanlarını hiçbir zaman yakalayamamıştır uykuda. Dünden kalan umutlarını yarına taşımak için hep gün doğmadan güne başlamışlardır.

Bu şehir şiir gibidir geceleri. Sokak lambaları masmavi sulara düşerken dalıp gider sahil koridorunda geleceği düşleyen sevgililer… Sımsıcak bir yuvanın hayaliyle beslerler yarına dair umutlarını… Dalgalar kıyıları okşarken, kent açar gözlerini masmavi geleceğe.

Akçaabat’ta hayat her zaman dinamiktir besbelli. Köyler kente akar sabahın ilk ışıklarıyla. Gayretli köylüler ayran kokan tereyağlarını, tarladan yeni çıkan patateslerini, karalâhanalarını indirirler Salı Pazarı’na. Üç kuruş kazanmanın umuduyla akşam ederler. Burada sadece köy ürünleri değil, köylülerin hayalleri de alınır, satılır. Ter akar ak alınlardan. Helale haram karıştırmaz yüreği Allah korkusuyla çarpan köylüler... Ceyhun Atuf Kansu, bir şiirinde Akçaabat’ın Salı Pazarı’nı ve dinamik hayatını mısralarına işler nakış nakış:

“Karadeniz dediğin deniz değil insan
Gelir vurur Akçaabat pazarına.
Güneşe bırakılmış balık ağlarıyla
Kayıklarıyla kumlara çekilmiş
Denize karşı insan!
Kalabalık, güzel, çalışkan,
iner çam direkli gemilerle.”

Şehirler, içinde yaşayan insanların gayretleriyle yükselir. Yaşadığı kenti gönülden sevenler ve ona bir kimlik kazandırmak isteyenler bunun gerçekleşmesi için gecesini gündüzüne katarlar. Biz şehre ne kadar bakarsak şehir de bize o kadar bakar. Kentler orada yaşayanların aynasıdır. Bu aynadan orada yaşayanların kimliği ve kişiliği yansır. Güler yüzlü şehirler güler yüzlü insanların eseridir. Şehrin yüzümüze gülmesini istiyorsak onun üzerine titremeli, ondan ilgimizi eksik etmemeliyiz. Onu bir sevgili sayıp bağrımıza basmalıyız.

Akçaabat, kıyı kentlerinin en güzeli olarak gözlerimizi kamaştırıyor. Gönlümüz ve sevgimiz bu şehre akıyor. Adeta bir kartpostalı andıran bu şehir, hayallerimizi ve rüyalarımızı süslüyor. Ona duyduğumuz sevgi ve muhabbet gönlümüze sığmıyor. Kentin insanları kentle barışık yaşıyor. Girişimci insanlar bu kenti her yerde onurla ve gururla temsil ediyorlar. Fakat bu kişiler kendi şehirleriyle yeterince ilgilenmiyorlar. Bu durum, bağrından çıktıkları kenti fazlasıyla üzüyor. Akçaabat artık evlatlarından ilgi ve yatırım bekliyor.

Bu şehri kalkındıracak yegâne sektör turizmdir. Akçaabat’ın yaylaları yeni misafirlerini bekliyor. Yaylaların havası ve suyu sağlık bahşediyor insanlara. Doğayla kucaklaşmak için İsviçre’ye gitmeye gerek yok, İsviçre içimizde. Fakat bizler yakınımızda olan bu güzellikleri her nedense göremiyoruz. Şehrin gürültüsünden bunalanlara yaylalar ilaç oluyor. Yanı başımızdaki güzelim Sera gölü yeni yatırımlar ve konuklar bekliyor. Boşa akan berrak sular kendisinden faydalanacakların yolunu gözlüyor. Suyun düşünü hayra yoralım.

Köfteyle ve horonla şöhret bulan bu şehir, mevcut değerlerine yeterince sahip çıkıp onları bir adım ileri götürme kararlılığı gösteremediği için bunları kaybetme tedirginliğini yaşıyor. Bu güzellikleri ve bize has özellikleri niçin daha ileriye götüremiyoruz ki?… Bu kentte niçin modern oteller yapılmıyor? Niçin dağ ve yayla turizminden payımıza düşeni alamıyoruz? Eğer bunları lehimize kullanabilseydik çocuklarımız da işsiz ve aşsız kalmazdı. Gurbette sıla hasreti çekenlerin ilacı Akçaabat’a yatırım yapmaktır. Bunu gerçekleştirecek olanlar da bölgeden çıkan zengin iş adamları ve onlara gerekli desteği verecek olan devlettir.

Karadeniz Sahil Yolu yöre insanını denizden iyice kopardı. Kıyılarımızı dolgu alanı yaptık. Onun içindir ki kıyı şeridinde yer alan plajlardan yeterince yaralanamıyoruz. Her geçen gün denizi kirletiyoruz. Bu güzel kıyılar zaman zaman yüzümüze tükürüyor. Fakat bizler bu tükürükleri rahmet yağmurları sanıp “Elhamdülillah” deme gafleti gösteriyoruz. Orta Mahalle gibi bir değer var elimizde. Bir Safranbolu, bir Odunpazarı olabilecek değerdeki bu ahşap dokuyu koruyamıyoruz. Yıkılmaya yüz tutan ahşap binaları aslına uygun restore edemiyoruz. Oysa bu evler aslına uygun onarılıp pansiyon haline dönüştürülse hem turizm gelişir, hem de yöre halkının cebi üç kuruş sıcak para görür. Çok mu zor bunları yapmak?

Deniz kıyısında yaşayıp da denize küsen bir şehir düşünülebilir mi? Sahillerimizi niçin bu hale getirdik? Denizin gönüllerimizi okşayan tatlı sesini duymak, onun bereketinden faydalanmak için onunla dost kalmayı denemeliyiz. Fakat bizler ‘temiz deniz’ anlayışını rafa kaldırdığımız için deniz yüzümüze gülmüyor. Denizin gönlünü almak için ne bekliyorsunuz?

Bugünkü Akçaabat düzenli şehirleşmeyi beceremeyen acemi bir kent konumundadır. Cadde ve sokaklar vaktiyle yeterince geniş tutulmamıştır. Her geçen gün mantar gibi biten derme çatma evler, kentin çirkef yapısına yeni halkalar eklemektedir. Oysa Orta Mahalle’de örneğini gördüğümüz geleneksel yapıya uygun konutlar üretilebilseydi Akçaabat Karadeniz sahilinde parmakla gösterilebilecek güzellikte ve özellikte bir kent olup çıkardı. Fakat çok kazanma, zengin olma hırsımız ve tamahkârlığımız şehrin güzelliğini iyice bozdu.

2018’li yıllara on kala, şehrin bozulan imajını düzeltmek için yeni şehir planları yapmalıyız. Geçen zaman Akçaabat’ın aleyhine işliyor. Sahillerde yapılan güzel çalışmalar şehrin art bölgelerinde ve içinde de gerçekleştirilebilirse, varlığıyla gurur duyduğumuz bir kent inşa etmiş oluruz. Akçaabat’ın aydınlık geleceği için herkes elini taşın altına koymalıdır.

Sahilleri parklarla süslenmiştir Akçaabat’ın. Denizle komşudur cadde ve sokakları bu mavi şehrin. Trabzon’un Batı’ya açılan kapısıdır. İlçelerin en göz alıcı olanıdır şüphesiz. Şehir her geçen gün bir şeyler ekler kadim güzelliğine. Köftelerin kokusu çıldırtıyor ülkenin dört bir yanından gelenleri. Sahil alanına her geçen gün yeni bir köfte salonu ekleniyor.

Akçaabat kuş sesleriyle güne ‘merhaba’ diyor. Denize açılıyor kaptanlar bordo-mavi takalarıyla. ‘Rastgele’ diyor yüreklerinde taşıdıkları masmavi umutlarla. Deniz güler yüzüyle karşılıyor köpükleri yaran takaları. Hamsi, istavrit, mezgit, levrek, lüfer ağlara takılıyor. Rıhtımda bekleyenler dolduruyor kasaları. Bugünün rızkı da çıkıyor uçsuz bucaksız mavi denizlerden. Genç kızlar hasır bilezik örüyorlar tezgâhlarda. El emeği göz nuru değen altının biraz daha artıyor kıymeti. Herkesin yüreğinde Akçaabat sevgisi filizleniyor. Hayatın neşesi umut tomurcuklarıyla biraz daha artıyor. Karanlıklar umut ışığıyla aydınlanıyor.

Akçaabatlı hiç unutmuyor Rus işgalini. Çekilen çileler geçmişin aynasından bugünlere yansıyor. Soygunlar, cinayetler, çirkeflikler halkın zihninden gitmiyor bir türlü. Rumlarla işbirliği yapan Ermeni çetelerinin zihinlerde bıraktığı kötü izlenimler silinmiyor. Her 17 Şubat’ta kurtuluş sevinci yüzlere yansıyor olanca güzelliğiyle. Umutlar tazeleniyor.

Sargana’da yatan yiğitler gitmiyor gözlerimizin önünden Sargana ki 18 gemiden oluşan Rus donanmasının Sargana burnu önünden Kavaklı Köyü’ne doğru yaptığı çıkarmaya karşı yöre halkının yarattığı yiğitlik destanıdır. Bir Ramazan bayramında yaşanan onca acılar, akşam karanlığına doğru, dilden dile dolaşacak bir kahramanlık destanıyla son bulmuştur. Balta, nacak, keser, orak, bıçak, kazma, kürek gibi ilkel silahlarla koca bir ordu püskürtülmüştür. Zaferlerin silahla değil, imanla kazanıldığına en büyük delildir bu…

Akçaabat’ın birbirinden güzel yaylaları şifa dağıtıyor hasta ruhlara. Hıdırnebi Yaylası bağrına basıyor misafirlerini. Ahşap evler doğal yaşamın doyumsuz bir parçası oluyor. Karadağ gülen gözlerle bakıyor Akçaabat’a 1742 rakımlı tepeden. Yöresel mimariye uygun yapılmış evler, sıcaklıklarıyla içine çekiyor ziyaretçilerini. Tabiat bütün cömertliğiyle kucak açıyor insanlara. Akçaabat’ın yaylaları yazın sıcağında serinletiyor kavrulan bedenleri.

2018 yılında yüzüncü kurtuluş şerefini yaşayacak bu şehir… Çok değil dokuz yıl gibi kısa bir zaman kaldı bu doyumsuz heyecanı yaşamaya. Kurtuluşunun yüzüncü yılına koşan Akçaabat, emsalsiz ipek elbisesiyle salınıyor sahilde. Ne mutlu o günleri görebilenlere!...

Bu konuyu yazdır

  15 TEMMUZ KAHRAMANI: ŞEHİT SAMET USLU
Yazar: M. Nihat Malkoç - 12-07-2019, Saat: 14:52 - Forum: Kahramanlık Şiirleri - Yorumlar (1)

-Trabzonlu şehit Samet Uslu'ya rahmet ve minnetle....

Yiğit çıktı meydana 15 Temmuz gecesi
Gölgesinden titredi hainlerin nicesi
'Ben burada durdukça geçilmez...' dedi '...Boğaz'
Şehadet talep etti, Hakk'a eyledi niyaz
Candan daha elzemdi memleketin yarını
Elleriyle itti o, bu dünyanın var'ını
Ana kuzularının sadırları bir dağdı
O gece gökyüzünden yağmur değil kor yağdı
Hainlerin önünde dağlar gibi durdu o!...
Şehadet hayalini ta askerde kurdu o!...

15 Temmuz gecesi hava kesif pusluydu
Vatan için yollara düşen Samet Uslu'ydu
Memleket âşığıydı, bayrağı yâr eyledi
Şehitler Köprüsü'nü düşmana dar eyledi
15 Temmuz gecesi külünden doğdu anka
Trabzon'un yiğidi meydan okudu tanka
Eğilip bükülmedi; dik durdu, diri durdu
Palikaryaya karşı yekpare, iri durdu
Hainlerin tasından ağılar içmedi o!...
Canından geçse bile, yurdundan geçmedi o!...

Son nefesini verdi bayrağın gölgesinde
Diledi ki al bayrak düşmesin ülkesinde
Sanki yere düşerken dağ üstüne dağ düştü
Her ne varsa kül oldu, bu konuşmuş çağ düştü
Bir güneş gibi battı, bir hilâlin uğruna
Bedenini yasladı bu toprağın bağrına
Kutlu yolculuğunda kefeni bayrak oldu
Şehit tahtına kondu, zannetme toprak oldu
İlâhî adalete teslim olan kuldu o!...
Yurdunun Kerem'iydi, Aslı'sını buldu o!...

Umrunda değildi ki, kim kim için ne dedi
Yurda olan borcunu Samet canla ödedi
Şehadete koşarken arkasına bakmadı
O gece güller bile ondan güzel kokmadı
Kızıl'ın karşısında, bayrağın al'ı yiğit!...
Osmanlı'dan yadigâr çınarın dalı yiğit!...
Mâzi puslu bir ayna, zannetme ki yok oldu
Anısı çoktu onun, acısı da çok oldu
Vatanına Mecnûn'du, Leylâ'sına koştu o!...
Sahte sevgililerden Mevlâ'sına koştu o!...

M. NİHAT MALKOÇ

Bu konuyu yazdır